TARİHTEN GÜNÜMÜZE TARIM VE GIDA GÜVENLİĞİ ÜZERİNE - 1
- İFRAT VE TEFRİTE DÜŞMEDEN TASARRUF!
- PANDEMİK VE EPİDEMİK AHLAKİ BOZULMA
- COVİD -19 YAPAY, KRİZ-20 GERÇEK
LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4
LİBERALİZMİNTEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-3
LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-2
LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-1
- OTOMOBİL GÖSTERİŞÇİLİK VE İNSANLIK
- YOKLUK VE VARLIK KAYNAKLI KUŞAK ÇATIŞMASI
- EĞİTİM DİYE VERDİĞİMİZ, ÖĞRETİMDEN ÖTE GEÇMİYORSA EĞİTİM DEĞİLDİR.
- TOPLUM VE ANOMİ
13 Temmuz 2020 Pazartesi
Bütün Yazılarım
TARİHTEN GÜNÜMÜZE TARIM VE GIDA GÜVENLİĞİ ÜZERİNE - 1
TARİHTEN
GÜNÜMÜZE TARIM VE GIDA GÜVENLİĞİ ÜZERİNE - 1
Maslov’un
ihtiyaçlar hiyerarşisinin birinci basamağında yer alan; yemek, su
ve barınma ve ikinci basamakta yer alan güvenlik ihtiyacı her
zaman olmazsa olmaz olmuştur. Yemeden içmeden yaşayamayan insan,
ilk çağlardan beri bunun mücadelesinde olmuş ve hayatını bu
temel üzerine kurup şekillendirmiştir.
MÖ
11000 yılına gelinceye kadar insanlık tarımla ve bitki
evcilleştirme ile uğraşmadı. Avcı toplayıcı toplumlar olarak
yaşamını sürdürdü. Av nerede ise oradan oraya gezip durdu.
Mağaralarda
yaşadı, mağara duvarlarına avladığı hayvanları veya av
planlarını çizdi. En iyi avcıyı kahraman ve kabilesine lider
seçti.
Av
peşinde konar göçer hayat yaşarken üremesi sınırlı oldu. Hem
göçebe hayatın etkisi, hem av esnasındaki yabani hayvanlara karşı
verdiği kayıplar, nüfus artışını kısıtlı tuttu.
İnsanlık
MÖ 11000’den sonra avcı toplayıcılıktan tarıma, dolayısıyla
da yerleşik hayata geçişle nüfus artışı yaşanmaya başladı.
Nüfus artışı mı tarımsal faaliyeti artırdı yoksa yükselen
gıda miktarına bağlı olarak mı nüfusun arttığı? Bilim
insanlarınca tartışma konusu olurken gerçek olan, ikisi birlikte
artan veya azalan bir seyir ile pozitif korelasyonda olduklarıdır.
İnsanların
yerleşik düzene geçmesi, toplumsallaşmayı hızlandırırken
hayvanlarla iç içe yaşam, insan kalabalığı ile birleşince
hayvanlarda mevcut mikropların mutasyon geçirerek insana bulaşması,
hastalıkları ortaya çıkardı.
Grip,veba,
tüberküloz ve çiçek İlk ortaya çıkan hastalıklar olurken,
ilkel yaşam koşullarının getirdiği insan ve hayvan dışkıları
ile aynı ortamda yaşama, bazı dönemlerde salgın boyutunda
hastalıklar ile insanlığı tanıştırdı. Bu hastalık
mikropları, o tarihlerden sonra hiç ortadan kaybolmadı. Bulunduğu
ortamda insanla birlikte yaşamak için mutasyon geçirse de yeni
doğan veya hiç mikropla tanışmamış toplumlara sirayet
ettiğinde, büyük oranda tekrardan ölümlere ve salgınlara
sebebiyet verdi.
Hastalıkların
diğer sebepleri ise kıtlık ve yokluk ile başlayıp savaşlar ile
devam eden, temizliğe riayet etmeme kaynaklı bit, pire gibi
haşeratın mikropları hızlı bir şekilde yaymasının yanı sıra
yetersiz ve kötü beslenmeye bağlı zayıf bağışıklık sistemi
olmuştur.
Tam
bir kısır döngü çarkının işleyişi; Savaşlar ve hastalıklar
sebebi ile tarlada çalışacak nüfusta ve dolayısıyla üretimde
azalma, halkın gıda bulamaması, gerek cephede gerek cephe
gerisinde beslenme bozukluğu kaynaklı hastalıklar ve salgın
hastalıklar ile daha da azalan tarımsal faaliyetler ve daha az gıda
üretimi...
Buna
en yakın, tarihte örnek bir olay; Birinci Dünya Savaşı'nda
kendini İspanyol gribi adıyla gösterdi. Savaş mevzilerinde
askerlerin kötü koşullarından türeyen virüs, salgın halini
alarak bütün Avrupa'yı etkiledi ve elli milyon kişinin ölümüne
yol açtı.
Tarımsal
faaliyetlerin, toplumsallaşma ile yaygınlaşması ile toplumlar
arası ilişkilerde de siyasi ve sosyolojik olarak etkileri görüldü.
Ürünlerin ticareti, kültür ve teknoloji paylaşımını
hızlandırırken, ürünlerin miktar ve çeşit olarak da artışını
sağlandı. Bu da daha fazla nüfusun yanı sıra koruma ve güvenlik
için daha çok asker demekti. İhtiyaçlar hiyerarşisinde
beslenmeden sonra gelen güvenlik ihtiyacı küçük toplulukları
beylik seviyesine, daha büyükleri ise krallık seviyesine taşıdı.
Devletlerin
beslenme ve güvenlik sorununu çözmesi, toplumun refah düzeyinin
arttığı dönemleri yaşatırken, olumsuz iklim koşulları ve
savaşlarda imha edilen ürünler sebebi ile kıtlık dönemleri
yaşanmıştır. Bu durum savaş silsilelerine ve göçlere sebebiyet
vermiştir. Devletler, tarım ve gıda üretiminden sosyal, ekonomik
ve askeri güç devşirmek ve olası olumsuz şartlara maruz kalmamak
için daha çok gıda ve tarım ürünü üretmeyi hedef haline
getirmişlerdir.
Tarımın
kaynaklık ettiği güçten istifade etmek isteyen Devletlerden
birisi de Çin Devleti ve onun lideri Mao Zedong olmuştur. "Büyük
İleri Atılım” adıyla Çin'de 1958-1961 yılları arasında
ekonomik ve sosyal tabanlı bir girişimde bulundu. Mao Zedong
liderliğindeki bu kampanya, hızlı bir sanayileşme ve
kolektifleştirme yoluyla ülkeyi tarım ekonomisinden sosyalist bir
topluma dönüştürmeyi amaçlıyordu. Ancak başarısızlıkla
sonuçlandı ve kampanyanın neden olduğu kıtlık sonucunda
tahminen kırk beş milyon insan hayatını kaybetti.
Büyük
İleri Atılım, Çin'de ve uluslararası alanda büyük bir ekonomik
başarısızlık ve insani felaket olarak görülmektedir. Bu olayın
fiiliyata geçişi ve uygulanışı gerçekten ibretliktir.
Mao,
halkına kalkınma adına tarım yapmayı ve bunu herkesin istisnasız
belli kotaları üretmesi mecburiyeti ile yapmaya kalktı. Komünist
yönetimin baskısı karşısında halk itiraz edememiş ve bu
zorunluluğa rıza göstermiştir. Halkın kotaları tutturmak için
sık ekim yapması ürün verimini düşürürken, kotaları
dolduramayan halk da yönetim tarafından işkence ile
cezalandırıldı. Diğer taraftan Mao "doğaya savaş açtım"
diyerek buğdayları yedikleri gerekçesi ile halka serçelerin
öldürülmesi talimatını verdi. Üç milyonu bulan serçe katliamı
sonucu tarlalar çekirge ve hamamböceği istilasına uğradı.
Haşerata karşı aşırı zirai ilaç kullanımı sebebiyle de
topraklar zarar görerek ürün vermez duruma geldi. İyiden iyiye
artan yiyecek yokluğu karşısında, halk tarafından istisnasız
canlı hayvan türü ne varsa yenilmesi boyutuna gelindi. Zamanla
hayvan türlerinin de tükenmesi sonucu ölen insanların yenilmesi
ile durum yamyamlık boyutuna kadar ulaşmıştır.
Kıtlığın
etkili olduğu Çin’in bazı bölgelerinde her türlü canlının
yemek olarak tüketilmesi, halka yemek kültürü olarak
yerleşmiştir. İçinde bulunduğumuz süreç de dahil yakın
tarihte yaşanan sars ve domuz gribi gibi bir çok hastalığın
kaynağı, bu yemek kültüründen kaynaklı olarak hayvanlardan
insanlara ve insandan insana sirayet ederek salgın hastalıklara
sebebiyet veren virüsler ve mikropları ortaya çıkartmıştır.
Tarımsal
hayatın, iktisadi, siyasi ve kültürel hayata gerek bölgesel gerek
global anlamda etkileri tarih boyunca olmuştur. Günümüz ile
mukayesesi bakımından teknolojik gelişmelerin etkisiyle bazı
bozulan korelasyonlar ve dengeler, dünyanın bugünü ile geleceği
konusunda çok büyük tehlike sinyalleri vermektedir.
Dünyayı
ve varlıklarını eline geçirerek insanları köleleştirme
arzusunda olan güçler, insanın olmazsa olmaz yaşam maddelerini
tekellerine alarak bütün insanlığı ellerine geçirmek
istemektedirler. Bir yandan genetiği ile oynanmış hastalıklı
gıdalar ile insanları hasta ederken, aynı güçler bu sefer
insanlığı kurtarmak (!) İddiası ile ilaçlar üretip satarak,
hasta ettikleri insanları tedavi etme gayretindeler. Şayet gıda
ile hasta ettiği insan sayısı ilaç pazarlamaya yetmiyor ise bu
sefer de laboratuvar ortamında hazırladıkları mikrop ve virüsleri
dünyaya yaymakta beis görmemektedirler.
Tüm
bunlar göz önüne alındığında, bugün gıda ve mikroplar
insanlığa karşı toplu katliam silahı olarak kullanılma
potansiyeli taşıdığından dolayı bu konu ulusal güvenlik
meselesi haline gelmiştir. Yerli tohum, güvenli gıda, yiyecek
israfı, toprakların verimliliği ve kullanımı gibi tohumun
tarlaya ekiminden soframıza gelene kadar tarım, gıda üretimi ve
tüketimi konusu itina ile takip edilmesi gereken konulardır.
Bugünümüz ve geleceğimiz için dolayısıyla devletin bekası
için üzerinde önemle durmamız gereken en büyük meselelerimizden
biridir.
Bir
tarafta aşırı yemekten hastalanan insanlar diğer tarafta yiyecek
bulamadığı için ölen çocuklar.
Yiyeceklerin
üretim miktarı artarken, her geçen gün düşen besin kalitesi ve
GDO sebebi ile gıda yerine farkında olmadan zehir ile beslenen ve
kısırlaşan insanlar.
Diğer
taraftan biyolojik silah elde etme maksatlı laboratuarlarda üretilen
mikroplar ve virüsler ile dünya ilaç ve silah sanayini elinde
tutan emperyal devletler.
Yazımızın
gelecek bölümlerinde ele alacağımız konular olsun.
Sosyolog
Recai
Uzun
11 Haziran 2020 Perşembe
İFRAT VE TEFRİTE DÜŞMEDEN TASARRUF!
İFRAT VE TEFRİTE DÜŞMEDEN TASARRUF!
“ING Türkiye,
Türkiye’nin Tasarruf Eğilimleri Araştırması’nın (TTEA) 2020 yılı ilk çeyrek
sonuçları ile birlikte, nisan ayında
koronavirüs salgınının harcama ve tasarrufa etkisini de ölçümledi. Bu yılın
ilk çeyreğinde tasarruf sahipliği oranı bir önceki çeyreğe göre yüzde 0,4
artarak yüzde 13,4’e yükseldi, ancak geçen sene aynı döneme göre yüzde 0,8
geriledi. Katılımcıların yüzde 58’i gıda-market, yüzde 56’sı fatura
giderlerinde artış yaşadı. Bunu yüzde 38 ile sağlık harcamaları, yüzde 36 ile
telekomünikasyon izledi. E-ticaret hizmetleri ile dijital film-müzik
aboneliklerinde de yüzde 25’lik artış görüldü. Harcamalarda en büyük düşüş
yüzde 79 ile seyahatte olurken bunu sırasıyla restoranda yeme içme, ulaşım,
konaklama, giyim/aksesuar ve akaryakıt kategorileri takip etti. Önümüzdeki bir
yıl için tasarruf beklentileri sorulduğunda ise sıralamada ilk sırada yer alan
kesim yüzde 41 ile "Tasarruf yapmayacağım" diyenler oldu. Bunu yüzde
22 ile "Daha çok tasarruf yapacağım" diyenler ve yüzde 20 ile
"Aynı miktarda tasarruf yapacağım" diyenler izledi.”
Rakamlara baktığımızda, virüs döneminde en çok artan harcama
kalemleri; gıda, fatura, sağlık ve telekomünikasyon giderleri olmuş. Doğal
olarak her durumda yeme içme sağlık ihtiyaçlarınızdan vazgeçemeyiz, öteleyemeyiz.
Bu derece tüm dünyayı etkileyip, insanları evinde oturtacak bir gelişmeyi kimse
beklemiyordu. Virüs olayı gösterdi ki hiç hesapta olmayacak durumlara hazırlıklı
olmalıyız. Satışı, geliri ve iş imkanı hiç azalmayacak diye düşünülen meslek
kolları dahi çalışamaz duruma gelebiliyor ve maddi sıkıntıya düşebiliyormuş,
toplum olarak yaşayıp gördük. Bu da bir daha gösterdi ki insanlar
yaşamak için çalışmak zorunda oldukları kadar kötü gün için de tasarruf etmek
zorundalar.
Bireyler farklı iş kolları tercih ederler. Bunu yaparken de
bir yandan toplumsal hiyerarşi içindeki konumlarını önemserler ve
toplum içindeki pozisyonlarına bakarlar. Toplum içinde iş bölümü
çerçevesinde en iyi getirisi ve statüsü olan bir iş, bir meslek için ilkokuldan
başlayıp üniversiteye kadar eğitim görürler. Neticede eğitim hayatımız ve iş
hayatımız belirli süreleri kapsar fakat emeklilik döneminden oluşan süreyi
bilemeyiz. Emeklilikten sonra ne kadar yaşayacağımız ile yaşlılık dönemimizde yanımızda
kimlerin olabileceği, şartların neler getireceği öngörülmezlik içerir.
Eğitimimizi alsak ve güzel
bir iş sahibi olsak dahi, gelir ve gider dengemizi ayarlamadığımız sürece, yine
sorun yaşamaya devam edebiliriz. Ülkemizde, boşanma vakalarında, en büyük sebep
olarak istatistiklerde yer alan aile içi şiddetin, ağırlık noktası, geçim
sıkıntısıdır. Ailenin bozulan ekonomik, mali durumundan kaynaklı tartışmalar,
şiddet ile neticelenmektedir. (Ekonomi kelimesinin
kökeni, eski Yunanca’daki Oikos (ev) ve Nomos (idare) kelimelerinin
birleşiminden oluşan Oikonomia (ev idaresi) sözcüğüdür.) ev idare edilemiyor
ise huzurun olması mümkün değildir.
Evin idaresi ve huzuru için
devamlı bir iş sahibi olma konusunda istekli olmanın yanı sıra, yapılan işin
iyi yapılması için eğitimli, donanımlı olmak şarttır. Bunun için geleceğe en
büyük yatırım, eğitime yapılan yatırımdır. Eğitim seviyesi yükseldikçe, ailenin
geliri ve yaşam standardı da yükselir. Yaşam standardını korumanın yolu iyi bir
gelirin yanı sıra tasarruf ile olur. Bu da ailenin birlik beraberliğinin
devamını, huzur ve mutluğunu getirir.
Tasarruf etmenin en önemli
kavşak noktası, israf etmemektir. İhtiyaçlarımızı iyi belirlemeli, yaptığımız
harcamaların gerçek ihtiyacımızdan kaynaklı alışverişler olmasına dikkat
etmeliyiz. Özellikle günümüzün sorunu olan moda ve gösteriş kaynaklı harcamalar,
tasarrufu imkânsızlaştıran unsurlardır.
Borç-kredi sisteminden uzak
durmalı, mümkün olduğu kadar borçlanmaktan kaçınmalı, borçlanılacaksa dahi
kredi sitemi tercih edilmemeli, ödemelerde kredi kartı en son seçenek
olmalıdır.
Çalışma ve tasarruf
konusunu, 807 yılında Çin'de basılan,
bugün Rusya'da Leningrad Müzesinde bulunan ilk kağıt paranın üzerindeki yazıda
da görmek mümkün "kazanabildiğin
kadar kazan, fakat tasarruf ederek harca" (Atilla Köksal-Geleceğe
Yatırım)
İnsanların aylık gelirleri
ve giderleri farklılık göstermektedir. Görece bir durum olduğu için de herkesin
kendi planı dahilinde yapacağı tasarruf miktarının can alıcı sorusu BUGÜN EVE
KAPANSAM, DIŞARI ÇIKAMASAM; YİYECEK, KİRA, FATURALAR, TAKSİTLER VS. ÖDEYECEK
KAÇ AYLIK BİRİKİMİM VAR, kaç ay en kötü
şarta dayanabilirim? Sorusu olsa gerek. Bununla birlikte “ne gelirim var ki
tasarrufum da olsun” diyebilirsiniz. Bu konuda kısmen haklı olabilirsiniz.
Neticede herkes eşit işlerde, eşit maaşlarda çalışmıyor, fakat çok iyi bir iş
sahibi olup borçlu, asgari ücretli ama borçsuz geçinen insanların olduğu
gerçeğinden hareket edersek, sorunun merkezinde “ayağını yorganına göre
uzatmama” kaynaklı etkilerin olduğunu da görebiliriz.
İşimiz, gücümüz, sağlığımız
yerindeyken çalışmanın ve tasarruf yapmanın diğer önemli gerekçesi, tüm
şartları değiştiren İhtiyarlık dönemi geldiğinde, sorun yaşamamaktır. Neticede
ne eski çalışma gücümüz, ne de sağlıklı dinç vücudumuz olacaktır. Emeklilik evresinde rahat yaşamak için “yağmur
yağarken kapları doldurmak” gerekir.
İlkel toplumlarda çocuk
sayısının çokluğu, çalışacak kol gücü ve güvenlik unsurunun yanı sıra, aile reisinin geleceğine yatırımı,
yaşlılığında kendine bakacak evlat olarak görülürken, modern toplumda az ya
da hiç çocuk prensibi ile evliliklerin cinsel boyutu ön plana çıkmakta, çocuk
kariyeri engelleyen bir etken olarak görülmektedir. Bu bağlamda günümüz modern
insanı, geleceğini çocuğuna bağlayan değil, kazancına veya devletin Sosyal
Güvenlik Sistemine Bağlayan insandır.
Peki Sosyal
güvenlik sistemi bizi ne kadar Koruyacak, emeklilik dönemini rahat
geçirteceğini düşündüğümüz maaşı verebilecek mi?
George Friedman, Gelecek 100 Yıl adlı kitabında, Amerika'da 1970'lerde doğum oranındaki
düşüşten sebep çalışma yaşamına dahil olan kişi sayısının azalacağı,
dolayısıyla emekli bireylerin maaşlarını karşılamada aktif/pasif dengesi
sebepli olarak sosyal güvenlik sisteminin zora gireceğini, 2020'lerde düşük
doğum oranın yoğunlaşarak devam etmesinin, emekliler üzerinde olumsuz etkileri
olacağı tespitini yapar ve gelecekteki emeklileri iki gruba ayırır. Birinci grup şanslı ve akıllı olanlar, daha
önce edindikleri malları satarak geçimlerini sağlayacaklarını; diğer grubu ise sosyal
güvenlik sistemince sefillik ve yoksulluğa terk edilecekler olanlar olarak
niteler.
Devletlerin sosyal Güvenlik
Sistemleri, mevcut çalışan (aktif) bireylerin vergileri ile mevcut emekli
(pasif) kişilerin maaş giderlerini karşılama üzerine kuruludur. Türkiye’de bir
emekliye karşılık kaç aktif çalışan olduğunu gösteren aktif/pasif dengesi, 2019
yılında 1,80 olarak gerçekleşti. İçinde bulunduğumuz salgın ortamında istihdam
kaybı kaynaklı olarak bu rakam daha da gerilemiştir. “IMF’nin açıkladığı kişi başına
düşen gayri safi yurt içi hasıla verilerine göre ise ABD yaklaşık 63 bin dolar
ile ortalama bir kişinin yılda en çok gelir elde ettiği ülke konumunda, Türkiye
ise 9 bin 350 dolar ile G20 ülkeleri arasında 15. sırada bulunuyor.” Kişi
başı geliri yüksek, gelişmiş ülkelerde dahi, ilerleyen yıllarda emeklilik
sisteminde sorunlar çıkma ihtimali gözükmektedir. Hal böyle iken bizim gibi
ülkelerin de sorun yaşaması muhtemeldir. Rakamlar göz önüne alındığında,
gelecekte emekli maaşlarının çok yüksek olması ihtimali zayıflamakta, kişilerin
emeklilik sonrası azalan güçleri ile azalan gelirleri için gençlik dönemlerinde
tedbir alması, hazırlıklı olunması önem arz etmektedir.
Bu konunun tasarruf
boyutunda izlenecek yol nasıl olabilir? Sorusunun cevabında, şirket muhasebe
sisteminden yararlanabiliriz. Şirketlerin uzun ömürlü, olmak varlığını sürekli
hale getirmek için uyguladıkları muhasebe yöntemlerinde biri olan “amortisman”
ayırma yöntemidir.
Amortisman
1.ortaklıklarda, taşınmaz malların
aşınmalarına, eskimelerine karşılık olarak yıllık kârdan ayrılan belirli
orandaki pay.
2.Yıpranma payı
3.Ticarethane makina teçhizatlarının,
eskimesi, yıpranması sonrası da işlev göremez hale geldiğinde, yenilemek için
bir nevi kumbaraya belli bir miktarı düzenli olarak atmaktır.
Amortisman
kelimesinin tanımındaki üç madde de insanın çalışması, yıpranması,
hastalanması, yaşlanması dolayısıyla eski üretim gücünün kalmaması anlamları
ile örtüşmektedir. Şirketler, bunun için kârlarının hemen sonrasında, bu bedeli
hemen ayırırlar. Buradan yola çıkarsak;
Tassarrufun birinci şartı,
HARCAMALARIMIZDAN KALAN İLE DEĞİL HARCAMALARIMIZDAN ÖNCE, TASARRUF İÇİN BELİRLEDİĞİMİZ
MEBLAI AYIRMAKTIR.
Aylık kazancımızın her ay
%15-20 kadarını, faturaları dahi ödemeden ayırarak belirlediğimiz yatırım
aracına yatırmak ve bu disiplini (sağlık konusu hariç) hiçbir şekilde dahi
bozmamak.
Ve tabi ki İsraf
etmemektir. Bitirirken Yüce Mevla’nın, yüce kitabından bir emriyle bitirelim.
İsra Suresi ﴾29﴿
Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra
kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!
İsra
Suresi ﴾29﴿ Tefsiri
Dördüncü ödev hem cimrilikten hem israftan sakınmaktır.
Cimrilik de savurganlık da aşırılıktır, bu sebeple haramdır. İkisinin ortası
cömertliktir. Ahlâk kitaplarında savurganlık ifrat, cimrilik tefrit olarak
nitelenir. İfrat, aklın ve dinin uygun gördüğü ölçünün ilerisinde veya uygun
bulmadığı yollarda harcamayı; tefrit de gerekli yerlere gerektiği ölçüde
harcamaktan kaçınmayı ifade eder. İsraf da cimrilik de erdemsizlikler arasında
sayılır. İkisinin ortası (itidal, vasat) ise cömertliktir.
Şüphesiz Allah
Doğruyu Söylemiştir.
Sosyolog
Recai Uzun
Recai Uzun
8 Mayıs 2020 Cuma
PANDEMİK VE EPİDEMİK AHLAKİ BOZULMA
PANDEMİK
VE EPİDEMİK AHLAKİ BOZULMA
Toplum
ya da cemiyet bir arada yaşayan canlılar topluluğudur.
Covid-19'un
ortaya çıkması, yayılması, bulaşma hızı, ölüm ile
sonuçlanan vakalar nasıl ki amansız salgın
bir hastalıksa toplumsal ahlaki bozulma da amansız salgın bir
hastalıktır. Birbirlerine süreçler bakımdan bezerliği de
farksız değildir.
Hastalığın
bir yerden başlayıp yayılması, insanlığın birbiriyle
temasızlığın mümkün olmadığını, sınırlar içine kapanılsa
dahi bulaşmayı durdurmanın çok zor bir iş olduğu ve
engellenemediği görüldü.
Sınırları
içine çekilen devletlerin
içlerinde bunu durdurmak konusunda da çok zorlandıkları,
birbirini izleyen kurallar, yasaklar, tedbirlere rağmen bunun önüne
geçmekte zorlandıkları ortaya çıktı.
Hastalıktan
korunmak ve yayılmasını önlemek amacı ile uyarılardan bir kaçı
şunlardı:
Ellerin
sık sık su ve sabunla yıkanması, hastalık belirtisi olanlar ile
araya mesafe konulması, hapşırma öksürme esnasında mendil
kullanılması, tokalaşma sarılma gibi yakın temastan kaçınma,
yurtdışından gelenlerin on dört gün kendini izole etmesi gibi
öncelik sıralamalarından oluşan on dört kural riske karşı
korunma listesi yayınlandı ve uyulması istendi.
Salgın
konusunda ilk tedbir risk guruplarına karşı alındı. Yaşlı ve
kronik rahatsızlığı olan vatandaşların, hastalığa yakalanması
durumunda tedavisinin güçlüğü ve ölüm oranın yüksekliğinden,
gençlerin ise aşırı hareketliliği ile salgını
yayıp evlere taşıması ihtimallinden sebeple
sokağa çıkmama konusunda sıkı uyarılarla bir dizi tedbir
alındı.
Buradan
yola çıkarsak ki iki aylık sürede gündemiz sabah akşam bunlardı
ve o kadar çok izledik dinledik ki muhtemelen bunları ezberledik.
Ahlaki bozulma konusunda yapacağım benzetmeler de bu minvalden yola
çıkarak olacaktır.
Covid-19'un
bu etkileri, iki aylık süreçte her yönüyle hızlandırılmış
toplum dersi gibi yaşandı. Toplumsal hastalıkların bütün
toplumu etkilediği, bunu bireysel bazda düşünüp bana ne
diyemeyeceğimiz bir durum olduğu, covid dersleri ile öğrenmiş
olmamız lazım. Toplumsal bozulma covid gibi bulaşıcılık
gösterir ve hızla yayılır. Ahlaki bozulma salgınını engellemek
konusunda da toplum bir bütünse ki öyle! “kimse bana karışamaz”
“istediğimi yaparım” deme hakkına sahip olmadığı, herkesin
içinde yaşadığı topluma karşı sorumlu olduğu ve sorumlu
davranmak zorunda olduğu net olarak görülmüştür.
Toplumsal
hayatta da belli kurallar, yasaklar ve tedbirler vardır. Bunlar
dini, ahlaki, kanuni veya toplumsal norm ile örf ve adetlerin
genelinden oluşan kurallar silsilesi olup, dünya insanlığınca
ortak olanlarla birlikte içinde bulunduğu topluma mahsus toplumsal
değerleri ihtiva eden, genel kabul ile de birey ve toplumun
korunmasında ve düzenin sağlanmasında var olan ortak kurallardır.
Toplum,
insanın oluşturduğu bir yapı olmasından dolayı insan gibi canlı
bir varlıktır. Bireyler canlı kaldıkça o da canlı kalır yaşar.
Dolayısıyla temassızlık mümkün değildir. Buradaki temas;
duygu, düşünce, söz, göz, hâl ve harekettir. Toplumun oluşturan
bireylerin bu etkileşimi ile saydığımız temas unsurları,
toplumsal davranış ve yaşayışta birbirine benzerliği oluşturur.
İstenilir
davranışların edinilmesinde, toplumsal iyinin içine kötü bir
unsurun sirayetinin bozucu etkisi, kötüyü düzeltme adına iyinin
etkisinden çok fazladır.
Yani
yapmak zor, bozmak kolaydır. Bu nazar itibariyle bozucu unsurların
sirayet ve yayılımını engellemek için tedbirler dizisi
oluşturmak ve bu tedbirleri her daim uygulamak, nesli korumak adına
olmazsa olmazdır. Günümüzde biyolojik laboratuar virüslerinin
nasıl ki bulaşma ve tedavisizliği gibi durumları varsa, toplumu
yozlaştırıcı olarak sosyolojik savaş laboratuarlarında üretilen
birçok yönteminde virüs gibi ahlakı bozucu etkileri vardır. Bu
virüsleri, dışarıdan ithal edinen popüler kültür öğelerinin
moda diye alınması ile birlikte Covid’in tersine isteyerek
kendimize bulaştırdığımız, devamında da gönüllü vakalar ile
birbirimize yayarak epidemi haline getirmekteyiz. Bunu için de başta
tüketim çılgınlığını besleyen unsurlar, görsel medya,
internet ile sosyal medyanın tüm unsurları birer virüs üretim ve
yayma merkezi olarak işlev görmektedir.
Bu
tespitler özelinde toplumsal ifsad unsurlardan temassızlık
sağlanıp günümüz şartlarında özellikle internet ve sanal âlem
konusunda takip ile izolasyonun iyi yapılmasına dikkat etmeli, bu
konuda en büyük risk grubumuz olan çocuk ve gençlerimizi iyi
korumalı, onlara karşı gerek devlet gerek aile bazında koruma
tedbirlerinin sıkı uygulanması gerekmektedir.
Aslında
‘’risk herkes için mevcuttur’’ gerçeği esastır. Ahlaki
yozlaşma, küçük yaş gurubuna temel din ve ahlaki eğitiminin
verilmesindeki eksiklik kadar, hayatın akışı içinde küçük
gördüğümüz “bu seferlik böyle olsun” dediğimiz vakalar ile
başlayıp, daha sonra ise önceden büyük gördüklerimizi zamanla
küçük görerek hayatımızda yer eden alışkanlıkların karakter
aşınmaları olarak devam eden bir süreçtir. Bu da bir nevi
mutasyon geçiren virüs gibi, kısır döngü içinde kendini
büyüten kartopunun oluşturduğu çığın, bir kütle halinde
sorunlar yumağı ve toplumsal ahlaki sorun çözümsüzlükleri
olarak hayatın ve toplumun her ortamında yerini alması ile
karşımıza çıkıyor.
Bireysel
ahlaki bozulmanın, covid gibi topluma sirayeti ile toplumu hızla
sarıp bulaşıcılık etkisine alması da "toplumsal hastalık"
tır. Tedavi edilmez ise Toplumun geleceğini sürekliği açısından
önü alınmaz hasarlara sebebiyet vermesi kaçınılmazdır.
"İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya
başlar." Bu durum aslında ahlaki bozulmanın mutasyona uğrayan
virüs
versiyonudur. Mutasyona uğrayan virüs ile yaşamaya alışan
insanın, mutasyona uğrayan ahlak "yeni normalleri" kabulü
ile değişimin farkına varılmadan yaşamaya devam eder. Bu kabul,
toplumun ahlaki değerlerini
yok eden hastalık halini almakta fakat bunu hastalık olarak kabul
etmeme hastalığı ile birlikte tedavi edilememezlik meydana
gelmektedir.
Tedavi
edil(e)meyen hastalıklar nasıl ki insanın hayatını
sonlandırıyorsa, toplumsal hastalık da
tedbir alınıp tedavi edilmezse toplumun ölümüne sebep olur.
Bireyleri kimliksizleşen toplumlar da zamanla kimliksizleşir, bu da
toplumun ölümü demektir.
Kimliksizleşen
toplum, uğradığı ahlaki yozlaşmanın etkisiyle değerlerine
yabancılaşan, başka kültürlerin egemenliğine girip kendine has
toplumsal genetik özelliklerini yitiren toplumdur. Mutasyon vari
oluşan bu değişim dönüşüme kanser hastalığının oluşumu,
durumun ciddiyetini
görmek adına dikkat çekici bir örnektir.
“Kanser
hücresel seviyede genetik bir hastalıktır. Hücrelerin
çoğalmasını, birbirleriyle olan ilişkilerini kontrol eden
genlerde mutasyon
birikmesi sonucunda
kanserleşme meydana gelir. Peki DNA hasarı (mutasyon) olarak
tanımladığımız şey nedir?
Hücrelerimizin
içerisinde temel yönetim molekülü DNA
bulunur.
DNA içerdiği genler aracılığıyla vücuttaki yaşamsal olayların
gerçekleşmesini sağlar. DNA çift sarmallı bir yapıdır,
karşılıklı olarak dizilen nükleotidlerin merdiven şeklini
oluşturmasıyla meydana gelir. Günlük yaşantımızda
karşılaştığımız birçok etken (sigara, bazı kimyasallar,
infeksiyon ajanları ve ultraviyole ışınları gibi) DNA’nın
yapısını bozabilir ve karşılıklı dizilen nükleotidler
kırılır. DNA’da meydana gelen bu olaya DNA hasarı ya da
mutasyon
adı
verilir.”
İnternet
alıntısından da anlaşılacağı üzere insan bedeninin uyumu ve
birlikteliğini toplum gibi düşündüğümüzde birçok zararlı
unsurun toplumu bozması ile oluşturacağı ahlaki kırılma,
telafisi mümkün olmayan durumlara yol açabilmektedir.
Tüm
bunları önlemek için;
Batı'nın
liberal bencillik dolu hayat felsefesi, insanları ne pahasına
olursa olsun ezip acımadan en zirveye
çıkma öğretisi ve maddi olan her şeyi fetişleştirme
üzerinedir. Anadolu kültürünün genetik hayat felsefesi, halk
oyunları gibi kol kola, omuz omuza hep beraber yükselmeye, düşen
olursa da tutmak ve bırakmamak üzerinedir. Günümüz hayat
felsefesini batı tarzından ve batı tarzına düşmekten kurtarmak,
genetik aslımıza çevirmek ve istikamet üzere yürütmek
olmalıdır. Onun için de Covid-19'un yayılma hızı
örneği gibi ahlaki bozulma hızı tehlikesi konusundan ders
çıkartmalı ,tıpkı covid-19
da devlet, millet, birey olarak nasıl tedbirler için teyakkuza
geçtiysek toplumsal yozlaşma, ahlaki bozulma, değerlerden sapmaya
karşı da teyakkuza geçmeli, geri dönmek için çok geç olmadan
tedbir ve tedaviye başlamalıyız.
Sosyolog
Recai
Uzun
22 Nisan 2020 Çarşamba
AŞIRI TÜKETİM ALIŞKANLIĞINI; BİZE, KİM, NİYE KAZANDIRDI?
AŞIRI
TÜKETİM ALIŞKANLIĞINI; BİZE, KİM, NİYE KAZANDIRDI?
Sanayi
devrimi ile seri üretime geçilmesi, üretilen aşırı malın
gerçek veya suni ihtiyaçlar oluşturularak tüketilmesini,
kapitalizmin yaşaması için izlenmesi gereken yol olmasını
getirmiştir.
İnsanların
tüketimi için ürünün tanıtımı ve pazarlanması için reklam
sektörü doğurmuş, daha geniş kitleye nasıl ulaşılırdan yola
çıkarak sinema, radyo daha sonra televizyon ile bu tanıtımın
ötesinde özenti, rekabet, statü gibi olgular ile insan
kapitalizmin acımasızca hedefi olmuştur.
Temeli,
doğayı eşyaya çevirip insana satan sanayi kapitalizm ilişkisi,
dünyanın sınırlı varlıklarını acımasızca tüketerek aynı
zamanda dünyanın sonunu getirecek, doğayı bitirecek bir yol
izlemektedir.
Tüketimin
devamı, kârın sürekli artması ve bunun devamı için her yolu
mübah görme, üretimin ahlâksızlaşması, tüketicinin de
tüketmeye devam etmesi için ahlaksız yolların tercih edilmesini
başarı diye sunulur hale getirmiş, dolayısıyla da üretim,
pazarlama ve tüketim her yönüyle ahlâktan uzak değersizlikleri
barındırır olmuştur.
Neticede
sınırsız üretim için hammadde olmadığı gibi bunları alacak
sınırsız maddi varlık da (para, değerli metal) yoktur. İnsanlar
belli getiri elde edip belirli temel ihtiyaçlara (gıda, barınma,
giyim, eğitim; kalanını da) lüks veya ihtiyaç fazlasına
harcarlar.
Kapitalist
üretim nasıl ki aşırı üretimle doğanın dengesini bozduysa
ürettiği malları satmak için, (kapitalizm önce üretir, sonra
insanlara bunu ihtiyaçmış gibi pazarlar, tükettirir) insanların
kimyasını, algısını bozarak temel ihtiyaç kavramını da
bozmuştur.
“Bir
yandan sanayi devrimiyle, öbür taraftan da insancı-aydınlanmacı
akımın etkisiyle hız kazanıp pekişen serbest sermayeciliğin
elde ettiği karşı koyulmaz güçle, dini dünyevi çıkarlara alet
etme gereği de iyice ortadan kalkınca ' istediğimi yapar ederim',
yeryüzü nimetlerini tepe tepe kullanabilirim' kafa yapısına
uygun İngiliz-Yahudi 'ben beşer tipi' kendine benzemeyen,
uymayan ne kadar insan tipi varsa, onun üstünden ilkin maddeten,
arkasından daha da öldürücü, kahredici olan manen silindir gibi
geçip onu ezmiştir. 'Bana benzemeyen insan tipi' tüm ortamıyla
ortadan kaldırılmağa çalışılmaktadır. İşte,
doğanın onulmazcasına katline de bu sergiledikleri cümle manevi
imkanlar, habire yükselen kazanç hırsıyla yanıp tutuşan
'maddiyatçı-iktisadiyatcı ben-beşer tipi' tarafından insafsızca
seferber edilmişlerdir.
Sonuçta tarihte eşi menendi görülmemiş katliamlar zinciri
boşanmıştır.” 'Soykırım': 1519 da yirmi sekiz milyon
Kızılderili yaşıyorken, 1605'de, günümüz ABD topraklarında,
bunlardan bir milyonu hayatta kalmayı becerebilmiştir.(Şaban
Teoman Duralı- Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti)
geçmişteki katliam yöntemleri farklılık gösterse de, bugün
yapılan savaşlar, terör, açlık, salgın hastalıklar
çerçevesinde amaç aynıdır.
Statü,
gösteriş temelli tüketimi temel ihtiyaç boyutuna çıkartmayı,
tüm yazılı, görsel ve sosyal medya araçlarını kullanarak
yapmayı başarmış, tükettikçe kendini mutlu hisseden insan
profili oluştururken, oysaki tükettikçe her şeyiyle tükenen
insanlar oluşturulmuştur. Sosyal
insan, bir birine muhtaç insan, doğaya muhtaç insan profillerini
tamamen bitirip, egoist, narsist, hedonist insancıklar türemiştir.
Bu Emperyal sistemin ,”'Kölelik':
1526 ile 1870 arasında on milyon zenci, Afrikadan , hayvana reva
görülmeyecek feci şartlarda, gemilerle Amerikaya naklonulmuştur.”
Şaban Teoman Duralı-Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti)
bugün direkt yapmakta olduğu bu değilse de bile, gayret ve hedef
itibariyle yapmak istediği ve büyük oranda başarılı olduğu
budur. İnsanlar boyunlarından tutulup köle gibi Amerikan rüyası
diye, Amerikan kültürünün içine sokulmaktadır.
Toplumları
bu yollarla tüketmeye alıştıran, onların tüketiminden servetini
katlayan sistem, insanların alım gücünün zayıflamasına hiç
tahammül edemedi. Onun için bankaları aracılığıyla kredi
kartı, tüketici kredisi vermek için her yolu deneyip bunları
özendirirken, cüzdandaki kredi kartı sayısı ve limitini gösteriş
ve statü malzemesi yapmıştır. İnsanları kredi-borç sistemine
bağımlı, harcamalarında kredi kartı ile alımı teşvik ile
borca alışkın hayat tarzı, neticede tüketime yani kapitalist
üreticiye akan para yanı sıra borç halkası boynuna geçen
halklar meydana getirmiştir.
İnsanlığın
ortak malı doğayı kendi menfaatine sömürüp ve sömürdüğünü
insana satan, üstüne gırtlağına kadar kendine borçlu yapan
sistem, insanlara ‘’bana borçlusunuz’’ "içindeki
sizler dahil dünya benim" boyutuna getirilmiş vaziyette ve
bunu yaparken de insanları
alıştıkları aşırı varlıktan kaynaklı doyumsuzluğun açlığı
ile korkutarak amacına ulaşmaya çalışmaktadır.
Kıtlık
zamanlarında insanları öldüren şey açlık değil fazlaca
alıştıkları tokluktur' der ibn haldun.. Neye alıştığına
dikkat etmeli insan. Çılgınlar gibi tüketmekten kanaat nedir
unutan insan, kapitalist sistemin ne kadar sonradan ihtiyaçmış
gibi türettiği çok sayıda ürün, bugün çok insanca “olmazsa
yaşayamam” “ olmasaydı ne yapardım”
söylemiyle hayatının içine işle(til)miştir. Yani olmazsa
olmazmış gibi alışkanlıklar yapılmıştır. Asli ihtiyaç
olmayan bir çok ürüne hayati malzeme muamelesi yapmak, bu eşyaları
icat ediliş tarihinden (yani 40-50 yıl) önceki bütün insanlığı
inkardır. Bugün bu kadar bolluğa, imkana rağmen alıştırılanlardan
küçük bir azalma veya mahrumiyet, bireysel anksiyete oluştururken,
toplumsal paniklere, kaoslara sebebiyet vermektedir.
Bu
bilinç ile gerçek ihtiyaçların neler olduğunu, tüketirken
tükettiğimiz başta kendimizi ve doğayı iyi düşünmeli, bizim
üstümüzden bizi ve doğayı sömürenleri iyi tanıyıp onların
tuzaklarından uyanmalıyız, yoksa gönüllü köleleri ve
istedikleri vakitte de soykırım uygulayacağı kitleler olmaktan
başka bir şey olunmayacaktır.
Yüce
Mevla’nın biz kullarına farz kıldığı Oruç ibadeti ile
Mübarek Kadir Gecesini içinde barındıran bir Ramazan ayına daha
kavuştuk Hamdolsun. İçinden geçtiğimiz bir imtihanın toplum
olarak bize, çok kısa sürede çok farklı yansımaları oldu.
Gelen bu rahmet mevsimini de fırsat bilip, ibadetleri ve anlamlarını
tefekkür edip, son birkaç aylık süreçte yaşa(yama)dıklarımızın
muhasebesini her yönüyle yapıp arınarak, Bayramın sevincine,
neşesine sağlıkla mutlulukla kavuşmak duasıyla Ramazanımız
mübarek, İbadetlerimiz makbul, dualarımız kabul olsun.
Sosyolog
Recai
Uzun
17 Nisan 2020 Cuma
COVİD -19 YAPAY, KRİZ-20 GERÇEK
COVİD -19 YAPAY, KRİZ-20 GERÇEK
İnsanlığın
avcı toplayıcı toplumlardan, tarım toplumuna geçiş ile oluşan
artı değerin paylaşımı, ihtiyaç fazlası tarım ürünlerinin
başka ürün ile takası, devamında altın-para sistemi sonucu
iktisadi ekonomik sistemler temelinde şekillenen dünya ekonomik
sistemi, hep daha fazlasını kazanma elde etme, varlıkları koruma
daha fazla üretim, üretim gücü ile iktidarı elde tutma,
beylikler, feodal devletçikler, savaşlar ulus devletler, kapitalist
kredi-borç sisteminin hakimiyeti, metal dayanağı olmayan kağıt
para sisteminden, kaydı para sistemine
geçiş ile
zirve yapan günümüz gerçekliği...
Dünya
saydığım süreçte küçüklü büyüklü krizler ile paylaşım
savaşları yaşadı. Artı değerin büyütülmesi köleci
sistemlerin temelidir. İslamiyet'in köleliği, faizi kaldırması
dünya hayatının huzuru, refahı için olandı. Tüm dinlerde yasak
olan faiz, 1550 yılında hristiyan dünyasında mezhepler ayrışması,
faiz yasağının arkasına dolanma ile sonuçlandı. 1650 li yıllar
ile de başlayan akıl-bilim temelli, İslam alimlerinin icatlarının
mekanik üretim temelli sanayileşmeye evrilen süreç…
İngiltere
merkezli sanayi devrimi, tarımla oluşan artı değerin kat ve kat
üstünde idi. Bu yüksek üretimin iki ayağı vardı: biri üretim
için hammadde, ikincisi bu aşırı üretimin satılması için
pazar bulunması idi. "Mamül maddenin üretilmesi için elzem
olan hammaddenin temin edildiği tabii siyasi bölgeye sömürge
adı verilir. Mamül maddenin, para karşılığında elden
çıkarıldığı yere de pazar
denir. Çoğu kere sömürge ile pazar, aynı yörede buluşmuştur.
Bunun temini için genellikle silahlı devlet kuvvetleri yahut gayri
resmi birlikler işe koşulmuştur." (Ş. Teoman Duralı- Çağdaş
İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti)
Bu
ilk olarak 1450-1500’lü yıllarda kıtaların keşfi süreci ile
başlamış, köle ve hammaddeye akın çok sayıda bugün kahraman
diye lanse edilenlerin katliamlarına dönüşmüş fakat bundan hiç
bahsetmezler .
“Vasco de Gama'nın bu seyahatler esnasında çok kan döktüğü
bilinmektedir. Kendilerine bedelsiz yiyecek vermeyen Madagaskarlıarı,
denize açılırken bombalamaları, Kenya'nın Mombasa limanında
demirli Arap tüccarların
gemilerinin
soyulmaları, 30 Ekim 1502'de Mekke'den dönen silahsız gemilerdeki
tüccarları, 398 kişi, çoluk, çocuk gemilerin ambarlarına
indirip, diri diri yakmaları ve dört gün boyunca yanışlarını
seyretmeleri, gibi bir çok kanlı vahşi eylemleri olmuştur.”
(Doğan Aysal Maden savaşları) kıtaların
keşfi sürecinde başlayan korsanlık, soygun, talan, yağma düzeni
daha sonra yerli halkların silah zoru ile esir edilip
köleleştirilmesi, maden ocaklarında ve tarım arazilerinde ölesiye
çalıştırılması ile devam etmiştir. Dediğimiz gibi temeli
kölelik olan sömürü düzeni bu amacından ve uygulamasından hiç
vazgeçmedi. Onun
için tarihsel olarak "İngiliz
Sömürgelerinde köleliğin
kaldırılması 1833'te
gerçekleşti. Kölelik Fransa'da
1848'de, ABD'de ise kanlı bir iç savaş sonrasında 1865'te
kaldırıldı. 19. yüzyılda dünyanın büyük bir
bölümünde kölelik kaldırıldı."
(Wikipedia) kaldırıldığı resmi olarak belirtilen köleliğin de
gönüllü köleler oluşturma sistemi ki bu günümüzde de tüm
etkileriyle işaretleriyle yaşanmakta ve yeni köle sistemi halen
dünyada işletilmektedir.
Kısaca
bu işletilen sisteme kredi-borç sistemi diyebiliriz.
Temmuz 1944'te Bretton
Woods Anlaşması ile temeli atılan, Devletleri
borca bağlayıp halkın malını devletler nezdinde sömüren sistem
temelini, sömürgelerin
pazar olarak tekrar sömürülmesi, paraları bittiğinde belli
şartların kabulü ile borç verilmesidir. Bu borç sistemi için
önce 24 Ekim 1945’de
BM, sonra esas sömürücü IMF 27 aralık 1945’de
kuruldu. Siyaseten alınan çürük kararlar, sömürmek için
verilen şartlı kredi-borç sömürü mekanizmasıdır.
Oluşturulan
finans-kapital sistemi ile kredi-borç sistemi, tam bir köleci
sistem olup "ABD'nin baskısı ve daha sonra ABD etkisindeki
IMF'nin 1945-1971 yılları arasında, üye olacak ülkelere yaptığı
çağrının payı da vardır. Bu karara göre, üye ülkeler
arasındaki ticari değişim dolar ile yapılacaktır ABD ve IMF, ABD
dolarını dünya piyasalarında etkili kılmak için altın değerini
sabit tutarak bir şekilde karşılıksız basılan ABD dolarının
piyasalara yerleşmesini sağlamıştır, bu durum 1971 yılı sonuna
kadar devam etmiştir." (Doğan Aydal- Maden Savaşları) bu
sistemi ayakta tutmak, devamını sağlamak sacayakları üzerinde
yükseltilmekte, banka, medya, global şirketler ile bu çark hızlıca
döndürülmektedir.
Amerikan
Merkez bankası FED, dünya global konvertıbıl parası doları
basan bankadır. "Dünyanın
sahibi bankerlerdir. Dünyayı ellerinden alsanız bile parayı
yaratma hakkını ellerinde bıraktığınız sürece, bir kalem
oynatmayla sizden dünyayı geri satın alacaklardır. ... Eğer
bankerlerin kölesi olmaya devam etmek istiyor ve bu köleliğin
bedelini ödemek istiyorsanız, o zaman bankerlerin para yaratma ve
kredi verme işine devam etmelerine izin verin."
(Sır Josiah Stamp,1927) ’’
"
(İsmail Tokalak - Kapitalizmin Soygun Düzeni)
FED
karşılıksız para basarak, başta kendi halkı olmak üzere
dünyayı köleleştirmektedir. "para
aslında alışverişten ziyade borç-kredi faiz sistemi içinde
hayat bulur. Bundan dolayı para arzı aslında borç arzıdır. Faiz
burada en önemli faktördür.’’
("
(İsmail Tokalak - Kapitalizmin Soygun Düzeni)
Temeli
takas olan para, yani banknot, gerçekte doğuş kaynağı kelimeyi
oluşturan iki kelimenin ayrı ayrı anlamlarından türetilmiştir.
“Bank" ve "not" kelimelerini yani üzerinde yazılı
miktarın, ibraz edilen kişiye karşılığının bankada altın
olarak karşılanacağını belirten senettir. Bugün bu sistem devre
dışı olup dünyaya boyalı kağıt saçan ve konvertıbıl olması
hasebiyle de dolar ile dünyanın altınını, madenini,
petrolünü karşılıksız alıp sömüren bir sistem işlemektedir.
Bu boyalı kağıt meselesini en iyi şu şekilde tarif etmek
mümkündür zannımca: "Gerçek
para altındır; gerisi borçtur." (JP Morgan), diğer bir söz
de ‘’Altın
kralların, gümüş centilmenlerin, takas köylülerin, borç ise
kölelerin para birimidir." Norm
Franz
Sömürü-köleleştirme
sisteminin diğer sacayağı uluslararası şirketler "Ekim
2011 de yayınladığı araştırmanın sonucuna göre: dünyada 43
bin uluslararası şirketin içinde en büyük 147 büyük şirket
küresel pazarın %40'ını kontrol ediyor. Bunların çoğu da
finansal kurumlar ve bankalar"
(İsmail Tokalak - Kapitalizmin Soygun Düzeni) kârlıktan başka
hiçbir değer ölçüsü olmayan bu kapitalist kurumlar, para için
her türlü imkanı kullanmakta psikolojik sosyolojik algı, tüketimi
cazip gösterme, üretilenin satışı için cazibe oluşturma yanı
sıra üretimi yaparken de en az giderle, en ucuz iş gücü ile bunu
yapma; ne kadar az maliyetli iş gücü o kadar kâr rakamı, bunun
için de ucuz iş pazarı oluşturmak için develüasyon
dahil her türlü müdahale
ile ucuzlatılan ülkelerde yatrım(!) yapıp fabrika açarak uzun
mesai saatleri ucuz işçilik imkanını kapitale çevirmek "yeni
küreselleşme efsanesi, finans endüstrisinin ve ulus ötesi
şirketlerin hiper-akışkanlığına ve devlet mekanizmasının
finans lehine yeniden şekillendirilmesine
dayanmaktadır. Finans endüstrisinin kârlılığını
engelleyecek her türden düzenlemenin kaldırılarak, piyasaların
kuralsızlaştırılmasını-deregülasyon-sağlamayı
amaçlamaktaydı. Gelinen feci durum, yüzde birin yüzde 99'a
hükmettiği, sadece yukarıdaki yüzde birlik elit grubun
kazandığını diğerlerinin kaybettiği "DEMOKRASİ OYUNU"
Neoliberalizm, şirketokrasiye dönüşmüş durumda.." Ramazan
Kurtoğlu- Akıl sağlığı Tsunamusi
Şirketlerin
ürettiği ürünleri satabilmeleri için moda akımları ile
popülarite oluşturma, ‘’Şirketin imkânlarını arttırabilmek
için medyayı, reklam kanallarını tüm olanaklarıyla kullanırlar.
"Reklam
insanın ihtiyaçlarına ve mallara göre ayarlanmış gibi görünür.
Aslında, der Galbraith, reklam, sanayi sistemine göre
ayarlanmıştır."
(Jean Baudrillard-Tüketim toplumu) bu iş yazılı ve görsel
medyaya düşmekte, son 15 yıldır ise buna sosyal medya da
eklenmiştir.
Gösterişçi, gerçeklik dışı hayaller besleyen kitleler
oluşturarak tüketimi özendiren, bunu şirketlerden alacağı
reklam pastası üzerine tasarlayan kapitalist yalan şirketleri
hatta daha ile giderek Kredi-borç-sömürü-tüketim, tüm bunlar
için gerekirse istedikleri ülkenin seçilmiş liderini alaşağı
etme görevi gören medya, diğer bir sacayaktır.
Bütün
sistemin sömürü üzerine kurulmasından
sebep, biriken borç üstüne borçlar, belirli aralıklarla krizden
başka bir şey üretmemektedir. Bu, zaman zaman bir ülke, bir
banka, petrol veya savaş bahanesi ile olmuştur.
2019
Aralık ayı ile varlığı karantina tedbirlerine dönüşen, daha
sonra dünyayı saran Covid-19, kaçınılmaz olan krizin müsebbibi
olarak gösterilmeye yetti. Avrupa merkez bankasının
yıllardır uyguladığı
negatif faiz politikası hiç yokmuş, Amerika’nın 2008 den beri
devamlı kriz göstergelerini ölçtüğü, her gelen veri sonucu
yaşanan dalgalanmalar ortada yokmuş da virüs her şeyi alt üst
etmiş...
Halbuki
2008 finansal krizi etkileri ortadan kalkmamış,
krizi çözüyoruz diye dünyaya saçılan paralar balon oluşturmuş,
saçılan paraların tamamına yakını finans elitlerinin eline
geçmiş, zengin daha zengin fakir daha fakir olmuştur.
Tüm
bu ortamdaki kötüleşmeye virüs sadece bir iğne batırmış ve
şişen Batı emperyal balonu patlayıp ifşa olmuştur.
Krizleri
boşa geçirmemek, oluşan durumdan fırsat üretmek üzerine kurgusu
hazır olan emperyal güç, 1945 Altın standardını 1971 de bozarak
dünyaya attığı büyük kazık ile bozan Amerika, devamında Suudi
Arabistan’ın “Petrolü
dolar harici bir para birimiyle satmayacağım” demesi üzerine,
(Amerika’nın Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde uyguladığı
Azınlığın Çoğunluğa tahakkümü politikası ile iktidarda
tutulan Suud ailesi) PETRO-DOLAR dönemine geçmiş, petrol olan
bütün ülkelerde gerek bizzat, gerek vekâlet
savaşı yolu ile savaş ve iç karışıklıklar çıkartıp petrol
ülkelerinin kayraklarını kontrol altında tutmuştur. Bu sayede
dünyada üretilen satılan tüm petrol, yeşile boyanan kağıtlar
sayesinde Amerika’nın olmuş, o günden bugüne Petro-dolar
standardını uygulamaktadır.
Sistemin
sacayağı, başta Amerikan ulus şirketleri, şirketlerin altındaki
Banka ve medya kuruluşlarıdır. Türkiye’de de uygulamalarını
gördüğümüz her holdingin en az bir bankası ve yazılı ve
görsel medyası olması politikası, sömürü sisteminin düzenidir.
Her
dönem parasını bir yere bağlayıp sömüren emperyal yapıyı
anlatmaya çalıştım. En son elindeki dolar gücüne güvenini
kaybeden Amerika’nın,
bundan sonraki adımı yeni para sistemi,
yeni ideolojiler, yeni devlet anlayışları belki de George Orwell
1984 Big Brother... Yüce Kitabın da Allah c.c Buyuruyor ki
“Allah, plan yapanların
en hayırlısıdır.
Bir zamanlar, o kafirler, seni durdurmak, öldürmek ya da sürgün
etmek için tuzak kuruyorlardı. Allah da tuzak kuruyordu. ... Ama
Allah, tuzak kuranların
en hayırlısıdır.”
Enfal Suresi 30. Ayet. Biz buna inanır, tedbir alır, takdiri O’na
bırakırız.
Sosyolog
Recai
Uzun
8 Nisan 2020 Çarşamba
LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4
LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4
Son
yazımızda ahilik teşkilatından ve topluma yön vermesinden
bahisle bu yazımızın çözüm odaklı olacağını belirtmiştik.
Ahilik
teşkilatı temel ilkelerinden birkaç maddeyi sıralayarak
başlayalım.
-Ahdinde,
sözünde ve sevgisinde vefalı olmak, gözü, gönlü ve kalbi tok
olmak
-İnsanların
işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak
-Zenginlere,
zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak, Allah için sevmek
-
Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan çekinmemek (Yavuz
Bahadıroğlu)
Önceki
yazımızda da sıraladığımız olumsuzlukların bir kaçını, bu
temel ilkeleri yaşar ve hayatımıza uygularsak çözüm olacağı
aşikardır. Eski(meyen) değerlerimizi hayatımıza tatbik etmekten
başka çaremiz yok! Sözün senet olduğu, herkesin borcuna ve
borcunu vereceği güne sadakat gösterdiği dönemlerden, çekin
senedin mahkemeler vasıtasıyla icradan tahsil edildiği ve
edilemediği günlerdeyiz. Güven unsuru en küçük esnaftan tutun
holdingler bazında sorunlu hale gelmiştir.
Güven,
ister mal satan ister mal alan olsun, her kesim için olmazsa olmaz
şarttır. Bireysel boyutu kadar toplumsal boyutu açısından önemli
olan bu kavramın ülke gelişimine çok büyük etkisi vardır.”Güven
kavramının önemli bir özelliği de işlem maliyetlerini
azaltmasıdır. Knack ve keefer'e göre düşük güvene sahip
toplumlarda iktisadi aktörler, izleme ve denetim mekanizmalarına
yoğunlaştıkları için işlem maliyetleri artmakta ve bu durum
inovasyon için ayrılması gereken zaman ve çabayı azaltmaktadır.
Bunun sonucunda ise kaynaklar üretken yatırımlardan ziyade üretken
olmayan alanlara doğru yönelmektedir. Buna karşın bir toplumda
Güven ne kadar yüksekse, başkalarının davranışını kontrol
etmek için daha az denetime ihtiyaç olacaktır. Bu gibi durumlarda
insanlar başkalarından korkmazlar ve bu nedenle bilgi ve diğer
kaynakları değiştirmeye daha isteklidirler. Bu tür özellikler
inovasyon yaratmada önemli bir faktördür.” (İsmail Kitapçı
İktisat sosyolojisi) güvensizlik bireyden başlayıp devlet
boyutunda geri kalmışlık üreterek devleti oluşturan tüm
unsurlar ile açık bir kısır döngü oluşturmaktadır.
Güvenilir
olmak, ahlaklı olmak bizim kültürümüzün temelinde olan
değerlerimizdendir. Açıkça da görünmektedir ki kültürümüzü
kaybettikçe sırasıyla sahip olduğumuz değerler, teker teker
elimizden gitmekte, hayatımız değersizlikler üzerine temelsiz
yükselmektedir. “Kültür, sosyal bir varlık olan bireylerin
şahsiyet kazanmasında en temel unsurlardan biridir. Kültür,
bireyler arası anlaşmayı sağlayarak toplumu meydana getirir.
Biyolojik varlıkların sosyal varlığa dönüşmesini sağlayan
temel kurucu öğe kültürdür. Kültür, duygu, düşünce ve
davranışlara şekil ve disiplin kazandırır. Bireylerin ve
toplumların kimlik algısını oluşturur. Bu sebeple, kültürün
fert ve topluma yaptığı telkin ve tembihlerin toplumsal barış,
dayanışma ve dolayısıyla da bütünleşmeye Hayati önemi vardır.
...Sosyolojik savaşların en stratejik ortamı, hedef toplumun
bütünlük ve dayanışmasını belirleyen ortak kültür olmuştur.
Aynı şekilde, sosyolojik saldırılara karşı savunulacak en
stratejik savunma alanı da kültür alanıdır. Üçüncü dünya
ülkeleri, Batılı toplumların sanayileşmesi karşısında, aynı
değişmeleri yaşamak için, sistematik bir şekilde kültür
alanında değişime yönlendirilmiştir. Özellikle Osmanlı'da,
Tanzimat'tan bu yana ısrarla kültürel batılılaşma düşüncesinin
empoze edilmesi, planlı bir sosyolojik operasyondur. (Yusuf Çağlayan
Sosyolojik Savaş)
Batı’nın
maddiyatçı, ferdiyetçi değerlerine iki elle sarılmamız bize
kendi kültürümüzü ve değerlerimizi bir kenara atmayı getirdi.
Dolayısıyla temelden başlayarak binayı ayakta tutan taşıyıcı
kolonlarımız hasar gördü.. Tekrar bu değerlerimizi inşa
etmekten başka çaremiz yoktur. Kolonları eksilmiş, yıpranmış
binalar nasıl ki küçük şiddetli bir depreme dahi dayanamıyor
yıkılıyorsa, bugün en basiti salgın hastalık ortamında
fırsatçılık, stokçuluk ile toplumsal bağı, dayanışması
kopmuş bir milletin de mevcut durumdan hasarsız çıkması mümkün
değildir.
Toplumsal
dayanışmanın var olduğu milletleri alt edemeyeceğini bilen Batı,
boş durmamış bunun için teoriler üretmiştir. “Bir toplum
üzerinde hâkimiyet ve malikiyet kurulmasında en stratejik
sosyolojik hedefi, o toplumun dayanışması ve dolayısıyla da
dayanışma kültürü oluşturur. Çünkü dayanışma,
bireylere ve toplumlara, kendilerine yönelecek tehditlerle başa
çıkabilme kapasitesi kazandırmaktadır. Bir toplumun
dayanışması yok edilmedikçe, o toplumun üzerinde siyasi,
ekonomik ve askeri hakimiyet kurulamaz” "Antropoloji,
'strüktürel fonksiyonalizm' başlığı altında kuramsal modeller
üretmiş, bu teori Malinowski ve Parson gibi antropolog ve
sosyologların eserleri yoluyla, akademik olarak güçlü bir nüfuza
sahip olup, aynı zamanda Batılı olmayan toplumların
politik değişimi için, yeni kuramsal metodoloji
sunmuştur. Strüktürel fonksiyonalizm, her bir toplumun, tarih ve
geleneklerine uygun olarak kurulmuş yapıları bağlandığına
işaret ediyordu. Bu yapılar, politik, ekonomik ve sosyal
fonksiyonları yerine getirmektedir. Herhangi bir toplumu
değişikliğe uğratmak için, onun yapıları değiştirilmeli; ta
ki, fonksiyonları otomatik olarak değişsin, Çünkü
insan faktörünün Zihni yapısındaki değişimler ile orantılı
olarak davranışlarının değiştiği onun da toplumsal yapıya aks
ettiği bir vakıadır." (Yusuf Çağlayan Sosyolojik Savaş)
Son
metinde de açıkça görüldüğü gibi baştan değişime (bozulma)
hareket verilip buna alıştırıldıktan sonra artık bize ait bir
kültür, bir değermiş gibi farkında olmadan yaşamakla birlikte
artık otomatik bir hayat standardımız haline gelmektedir. Batı
bize bunu modernite altında sunarken bazı alt zeminler hazırladı.
Bunu için ilk hareket 1800’ler sanayi devrimi kapitalist liberal
sistem, devamında paylaşım savaşları oldu. 1945-1950 fakirliğin,
yokluğun zirve yaptığı yıllar ile kente göç eden insanlarımız,
köy-kent ikilemi, gecekondu hayatı, köyü kentTe yaşamak isteyişi
fakat beceremeyişi, kuşaklar geçtikçe kentli olan nesiller…
Kent
hayatının oluşturduğu modernite, insanları insan yapan
özelliklerini yok etti. Kent hayatının fosforlu tabelaları,
yüksek aydınlatmalı vitrinleri, konutların ürettiği yetmezmiş
gibi ayrıca ışıklandırılan binalar bir çelişki oluşturduğu
ışıklar içinde, karanlıkta kalan insan ve insanlık...
Kır
hayatının ışık kirliliğinden korunmuşluğundaki yıldızları
ve kayışlarını izlemekten mahrum kent insanı, Hazreti İbrahim'in
Yaradan’ı bulmak için sorduğu soruları kendine soramıyor.
Dağların yüksekliği, ıssızlığı temiz zihinle tefekkürü
artırırken, şehrin kalabalığında insanlar birbirine
çarpmamaktan ve geçim derdinden başka bir şey düşünemiyor.
Kent
hayatında yüksek yüksek binalardan ne ufuk çizgisini, nede engin
bulutları göremeyen insan, ufuktan alacağı engin düşünce,
buluttan alacağı rahmet, bereket konulu hayat dersini alamıyor ve
öngörüden yoksun, rahmet ve bereket kavramlarından mahrum
kalıyor.
Şehir
hayatı tüm sistemleri ile sanayi üretimi yapıp insanları varlık
sahibi yaparken, aslında ne kadar yoksulluk veriyor bunları idrak
edemiyoruz. Tarlasındaki ekinin, ağacın, meyvenin büyüdüğünü
izleyemeyen insan, Vereni, Büyüteni düşünmeyi düşünmüyor.
Emeğin sabır, sabrın selamet olduğunu bilmiyor. Şehrin hızı
sabırsızlık, tahammülsüzlük üretirken, geçici hazların
peşinde oradan oraya koşmaktan, daha büyük mutluk kaynağı
olanın tarladaki ekinin, bahçedeki meyvenin büyümesinin olduğunu
bilmiyor.
İşte
tüm bunları bildiğimizde, bilecek mekana geçtiğimizde, o
mekanların bize verdiği tüm değerleri tekrar aldığımızda,
sorunlarımızı çözmüş olacağız.
Sosyolog
Recai
Uzun
Kaydol:
Yorumlar (Atom)