13 Temmuz 2020 Pazartesi

Bütün Yazılarım



TARİHTEN GÜNÜMÜZE TARIM VE GIDA GÜVENLİĞİ ÜZERİNE - 1


TARİHTEN GÜNÜMÜZE TARIM VE GIDA GÜVENLİĞİ ÜZERİNE - 1

Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin birinci basamağında yer alan; yemek, su ve barınma ve ikinci basamakta yer alan güvenlik ihtiyacı her zaman olmazsa olmaz olmuştur. Yemeden içmeden yaşayamayan insan, ilk çağlardan beri bunun mücadelesinde olmuş ve hayatını bu temel üzerine kurup şekillendirmiştir.
MÖ 11000 yılına gelinceye kadar insanlık tarımla ve bitki evcilleştirme ile uğraşmadı. Avcı toplayıcı toplumlar olarak yaşamını sürdürdü. Av nerede ise oradan oraya gezip durdu.
Mağaralarda yaşadı, mağara duvarlarına avladığı hayvanları veya av planlarını çizdi. En iyi avcıyı kahraman ve kabilesine lider seçti.
Av peşinde konar göçer hayat yaşarken üremesi sınırlı oldu. Hem göçebe hayatın etkisi, hem av esnasındaki yabani hayvanlara karşı verdiği kayıplar, nüfus artışını kısıtlı tuttu.
İnsanlık MÖ 11000’den sonra avcı toplayıcılıktan tarıma, dolayısıyla da yerleşik hayata geçişle nüfus artışı yaşanmaya başladı. Nüfus artışı mı tarımsal faaliyeti artırdı yoksa yükselen gıda miktarına bağlı olarak mı nüfusun arttığı? Bilim insanlarınca tartışma konusu olurken gerçek olan, ikisi birlikte artan veya azalan bir seyir ile pozitif korelasyonda olduklarıdır.
İnsanların yerleşik düzene geçmesi, toplumsallaşmayı hızlandırırken hayvanlarla iç içe yaşam, insan kalabalığı ile birleşince hayvanlarda mevcut mikropların mutasyon geçirerek insana bulaşması, hastalıkları ortaya çıkardı.
Grip,veba, tüberküloz ve çiçek İlk ortaya çıkan hastalıklar olurken, ilkel yaşam koşullarının getirdiği insan ve hayvan dışkıları ile aynı ortamda yaşama, bazı dönemlerde salgın boyutunda hastalıklar ile insanlığı tanıştırdı. Bu hastalık mikropları, o tarihlerden sonra hiç ortadan kaybolmadı. Bulunduğu ortamda insanla birlikte yaşamak için mutasyon geçirse de yeni doğan veya hiç mikropla tanışmamış toplumlara sirayet ettiğinde, büyük oranda tekrardan ölümlere ve salgınlara sebebiyet verdi.
Hastalıkların diğer sebepleri ise kıtlık ve yokluk ile başlayıp savaşlar ile devam eden, temizliğe riayet etmeme kaynaklı bit, pire gibi haşeratın mikropları hızlı bir şekilde yaymasının yanı sıra yetersiz ve kötü beslenmeye bağlı zayıf bağışıklık sistemi olmuştur.
Tam bir kısır döngü çarkının işleyişi; Savaşlar ve hastalıklar sebebi ile tarlada çalışacak nüfusta ve dolayısıyla üretimde azalma, halkın gıda bulamaması, gerek cephede gerek cephe gerisinde beslenme bozukluğu kaynaklı hastalıklar ve salgın hastalıklar ile daha da azalan tarımsal faaliyetler ve daha az gıda üretimi...
Buna en yakın, tarihte örnek bir olay; Birinci Dünya Savaşı'nda kendini İspanyol gribi adıyla gösterdi. Savaş mevzilerinde askerlerin kötü koşullarından türeyen virüs, salgın halini alarak bütün Avrupa'yı etkiledi ve elli milyon kişinin ölümüne yol açtı.
Tarımsal faaliyetlerin, toplumsallaşma ile yaygınlaşması ile toplumlar arası ilişkilerde de siyasi ve sosyolojik olarak etkileri görüldü. Ürünlerin ticareti, kültür ve teknoloji paylaşımını hızlandırırken, ürünlerin miktar ve çeşit olarak da artışını sağlandı. Bu da daha fazla nüfusun yanı sıra koruma ve güvenlik için daha çok asker demekti. İhtiyaçlar hiyerarşisinde beslenmeden sonra gelen güvenlik ihtiyacı küçük toplulukları beylik seviyesine, daha büyükleri ise krallık seviyesine taşıdı.
Devletlerin beslenme ve güvenlik sorununu çözmesi, toplumun refah düzeyinin arttığı dönemleri yaşatırken, olumsuz iklim koşulları ve savaşlarda imha edilen ürünler sebebi ile kıtlık dönemleri yaşanmıştır. Bu durum savaş silsilelerine ve göçlere sebebiyet vermiştir. Devletler, tarım ve gıda üretiminden sosyal, ekonomik ve askeri güç devşirmek ve olası olumsuz şartlara maruz kalmamak için daha çok gıda ve tarım ürünü üretmeyi hedef haline getirmişlerdir.
Tarımın kaynaklık ettiği güçten istifade etmek isteyen Devletlerden birisi de Çin Devleti ve onun lideri Mao Zedong olmuştur. "Büyük İleri Atılım” adıyla Çin'de 1958-1961 yılları arasında ekonomik ve sosyal tabanlı bir girişimde bulundu. Mao Zedong liderliğindeki bu kampanya, hızlı bir sanayileşme ve kolektifleştirme yoluyla ülkeyi tarım ekonomisinden sosyalist bir topluma dönüştürmeyi amaçlıyordu. Ancak başarısızlıkla sonuçlandı ve kampanyanın neden olduğu kıtlık sonucunda tahminen kırk beş milyon insan hayatını kaybetti.
Büyük İleri Atılım, Çin'de ve uluslararası alanda büyük bir ekonomik başarısızlık ve insani felaket olarak görülmektedir. Bu olayın fiiliyata geçişi ve uygulanışı gerçekten ibretliktir.
Mao, halkına kalkınma adına tarım yapmayı ve bunu herkesin istisnasız belli kotaları üretmesi mecburiyeti ile yapmaya kalktı. Komünist yönetimin baskısı karşısında halk itiraz edememiş ve bu zorunluluğa rıza göstermiştir. Halkın kotaları tutturmak için sık ekim yapması ürün verimini düşürürken, kotaları dolduramayan halk da yönetim tarafından işkence ile cezalandırıldı. Diğer taraftan Mao "doğaya savaş açtım" diyerek buğdayları yedikleri gerekçesi ile halka serçelerin öldürülmesi talimatını verdi. Üç milyonu bulan serçe katliamı sonucu tarlalar çekirge ve hamamböceği istilasına uğradı. Haşerata karşı aşırı zirai ilaç kullanımı sebebiyle de topraklar zarar görerek ürün vermez duruma geldi. İyiden iyiye artan yiyecek yokluğu karşısında, halk tarafından istisnasız canlı hayvan türü ne varsa yenilmesi boyutuna gelindi. Zamanla hayvan türlerinin de tükenmesi sonucu ölen insanların yenilmesi ile durum yamyamlık boyutuna kadar ulaşmıştır.
Kıtlığın etkili olduğu Çin’in bazı bölgelerinde her türlü canlının yemek olarak tüketilmesi, halka yemek kültürü olarak yerleşmiştir. İçinde bulunduğumuz süreç de dahil yakın tarihte yaşanan sars ve domuz gribi gibi bir çok hastalığın kaynağı, bu yemek kültüründen kaynaklı olarak hayvanlardan insanlara ve insandan insana sirayet ederek salgın hastalıklara sebebiyet veren virüsler ve mikropları ortaya çıkartmıştır.
Tarımsal hayatın, iktisadi, siyasi ve kültürel hayata gerek bölgesel gerek global anlamda etkileri tarih boyunca olmuştur. Günümüz ile mukayesesi bakımından teknolojik gelişmelerin etkisiyle bazı bozulan korelasyonlar ve dengeler, dünyanın bugünü ile geleceği konusunda çok büyük tehlike sinyalleri vermektedir.
Dünyayı ve varlıklarını eline geçirerek insanları köleleştirme arzusunda olan güçler, insanın olmazsa olmaz yaşam maddelerini tekellerine alarak  bütün insanlığı ellerine geçirmek istemektedirler. Bir yandan genetiği ile oynanmış hastalıklı gıdalar ile insanları hasta ederken, aynı güçler bu sefer insanlığı kurtarmak (!) İddiası ile ilaçlar üretip satarak, hasta ettikleri insanları tedavi etme gayretindeler. Şayet gıda ile hasta ettiği insan sayısı ilaç pazarlamaya yetmiyor ise bu sefer de laboratuvar ortamında hazırladıkları mikrop ve virüsleri dünyaya yaymakta beis görmemektedirler.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, bugün gıda ve mikroplar insanlığa karşı toplu katliam silahı olarak kullanılma potansiyeli taşıdığından dolayı bu konu ulusal güvenlik meselesi haline gelmiştir. Yerli tohum, güvenli gıda, yiyecek israfı, toprakların verimliliği ve kullanımı gibi tohumun tarlaya ekiminden soframıza gelene kadar tarım, gıda üretimi ve tüketimi konusu itina ile takip edilmesi gereken konulardır. Bugünümüz ve geleceğimiz için dolayısıyla devletin bekası için üzerinde önemle durmamız gereken en büyük meselelerimizden biridir.
Bir tarafta aşırı yemekten hastalanan insanlar diğer tarafta yiyecek bulamadığı için ölen çocuklar.
Yiyeceklerin üretim miktarı artarken, her geçen gün düşen besin kalitesi ve GDO sebebi ile gıda yerine farkında olmadan zehir ile beslenen ve kısırlaşan insanlar.
Diğer taraftan biyolojik silah elde etme maksatlı laboratuarlarda üretilen mikroplar ve virüsler ile dünya ilaç ve silah sanayini elinde tutan emperyal devletler.
Yazımızın gelecek bölümlerinde ele alacağımız konular olsun.


Sosyolog
Recai Uzun














11 Haziran 2020 Perşembe

İFRAT VE TEFRİTE DÜŞMEDEN TASARRUF!


İFRAT VE TEFRİTE DÜŞMEDEN TASARRUF!

“ING Türkiye, Türkiye’nin Tasarruf Eğilimleri Araştırması’nın (TTEA) 2020 yılı ilk çeyrek sonuçları ile birlikte, nisan ayında koronavirüs salgınının harcama ve tasarrufa etkisini de ölçümledi. Bu yılın ilk çeyreğinde tasarruf sahipliği oranı bir önceki çeyreğe göre yüzde 0,4 artarak yüzde 13,4’e yükseldi, ancak geçen sene aynı döneme göre yüzde 0,8 geriledi. Katılımcıların yüzde 58’i gıda-market, yüzde 56’sı fatura giderlerinde artış yaşadı. Bunu yüzde 38 ile sağlık harcamaları, yüzde 36 ile telekomünikasyon izledi. E-ticaret hizmetleri ile dijital film-müzik aboneliklerinde de yüzde 25’lik artış görüldü. Harcamalarda en büyük düşüş yüzde 79 ile seyahatte olurken bunu sırasıyla restoranda yeme içme, ulaşım, konaklama, giyim/aksesuar ve akaryakıt kategorileri takip etti. Önümüzdeki bir yıl için tasarruf beklentileri sorulduğunda ise sıralamada ilk sırada yer alan kesim yüzde 41 ile "Tasarruf yapmayacağım" diyenler oldu. Bunu yüzde 22 ile "Daha çok tasarruf yapacağım" diyenler ve yüzde 20 ile "Aynı miktarda tasarruf yapacağım" diyenler izledi.”

Rakamlara baktığımızda, virüs döneminde en çok artan harcama kalemleri; gıda, fatura, sağlık ve telekomünikasyon giderleri olmuş. Doğal olarak her durumda yeme içme sağlık ihtiyaçlarınızdan vazgeçemeyiz, öteleyemeyiz. Bu derece tüm dünyayı etkileyip, insanları evinde oturtacak bir gelişmeyi kimse beklemiyordu. Virüs olayı gösterdi ki hiç hesapta olmayacak durumlara hazırlıklı olmalıyız. Satışı, geliri ve iş imkanı hiç azalmayacak diye düşünülen meslek kolları dahi çalışamaz duruma gelebiliyor ve maddi sıkıntıya düşebiliyormuş, toplum olarak yaşayıp gördük. Bu da bir daha gösterdi ki insanlar yaşamak için çalışmak zorunda oldukları kadar kötü gün için de tasarruf etmek zorundalar.
Bireyler farklı iş kolları tercih ederler. Bunu yaparken de bir yandan toplumsal hiyerarşi içindeki konumlarını önemserler ve toplum içindeki pozisyonlarına bakarlar. Toplum içinde iş bölümü çerçevesinde en iyi getirisi ve statüsü olan bir iş, bir meslek için ilkokuldan başlayıp üniversiteye kadar eğitim görürler. Neticede eğitim hayatımız ve iş hayatımız belirli süreleri kapsar fakat emeklilik döneminden oluşan süreyi bilemeyiz. Emeklilikten sonra ne kadar yaşayacağımız ile yaşlılık dönemimizde yanımızda kimlerin olabileceği, şartların neler getireceği öngörülmezlik içerir.
Eğitimimizi alsak ve güzel bir iş sahibi olsak dahi, gelir ve gider dengemizi ayarlamadığımız sürece, yine sorun yaşamaya devam edebiliriz. Ülkemizde, boşanma vakalarında, en büyük sebep olarak istatistiklerde yer alan aile içi şiddetin, ağırlık noktası, geçim sıkıntısıdır. Ailenin bozulan ekonomik, mali durumundan kaynaklı tartışmalar, şiddet ile neticelenmektedir. (Ekonomi kelimesinin kökeni, eski Yunanca’daki Oikos (ev) ve Nomos (idare) kelimelerinin birleşiminden oluşan Oikonomia (ev idaresi) sözcüğüdür.) ev idare edilemiyor ise huzurun olması mümkün değildir.  
Evin idaresi ve huzuru için devamlı bir iş sahibi olma konusunda istekli olmanın yanı sıra, yapılan işin iyi yapılması için eğitimli, donanımlı olmak şarttır. Bunun için geleceğe en büyük yatırım, eğitime yapılan yatırımdır. Eğitim seviyesi yükseldikçe, ailenin geliri ve yaşam standardı da yükselir. Yaşam standardını korumanın yolu iyi bir gelirin yanı sıra tasarruf ile olur. Bu da ailenin birlik beraberliğinin devamını, huzur ve mutluğunu getirir.
Tasarruf etmenin en önemli kavşak noktası, israf etmemektir. İhtiyaçlarımızı iyi belirlemeli, yaptığımız harcamaların gerçek ihtiyacımızdan kaynaklı alışverişler olmasına dikkat etmeliyiz. Özellikle günümüzün sorunu olan moda ve gösteriş kaynaklı harcamalar, tasarrufu imkânsızlaştıran unsurlardır.
Borç-kredi sisteminden uzak durmalı, mümkün olduğu kadar borçlanmaktan kaçınmalı, borçlanılacaksa dahi kredi sitemi tercih edilmemeli, ödemelerde kredi kartı en son seçenek olmalıdır.
Çalışma ve tasarruf konusunu, 807 yılında Çin'de basılan, bugün Rusya'da Leningrad Müzesinde bulunan ilk kağıt paranın üzerindeki yazıda da görmek mümkün "kazanabildiğin kadar kazan, fakat tasarruf ederek harca" (Atilla Köksal-Geleceğe Yatırım)

İnsanların aylık gelirleri ve giderleri farklılık göstermektedir. Görece bir durum olduğu için de herkesin kendi planı dahilinde yapacağı tasarruf miktarının can alıcı sorusu BUGÜN EVE KAPANSAM, DIŞARI ÇIKAMASAM; YİYECEK, KİRA, FATURALAR, TAKSİTLER VS. ÖDEYECEK KAÇ AYLIK BİRİKİMİM VAR,  kaç ay en kötü şarta dayanabilirim? Sorusu olsa gerek. Bununla birlikte “ne gelirim var ki tasarrufum da olsun” diyebilirsiniz. Bu konuda kısmen haklı olabilirsiniz. Neticede herkes eşit işlerde, eşit maaşlarda çalışmıyor, fakat çok iyi bir iş sahibi olup borçlu, asgari ücretli ama borçsuz geçinen insanların olduğu gerçeğinden hareket edersek, sorunun merkezinde “ayağını yorganına göre uzatmama” kaynaklı etkilerin olduğunu da görebiliriz.
İşimiz, gücümüz, sağlığımız yerindeyken çalışmanın ve tasarruf yapmanın diğer önemli gerekçesi, tüm şartları değiştiren İhtiyarlık dönemi geldiğinde, sorun yaşamamaktır. Neticede ne eski çalışma gücümüz, ne de sağlıklı dinç vücudumuz olacaktır.  Emeklilik evresinde rahat yaşamak için “yağmur yağarken kapları doldurmak” gerekir.
İlkel toplumlarda çocuk sayısının çokluğu, çalışacak kol gücü ve güvenlik unsurunun yanı sıra, aile reisinin geleceğine yatırımı, yaşlılığında kendine bakacak evlat olarak görülürken, modern toplumda az ya da hiç çocuk prensibi ile evliliklerin cinsel boyutu ön plana çıkmakta, çocuk kariyeri engelleyen bir etken olarak görülmektedir. Bu bağlamda günümüz modern insanı, geleceğini çocuğuna bağlayan değil, kazancına veya devletin Sosyal Güvenlik Sistemine Bağlayan insandır.
            Peki Sosyal güvenlik sistemi bizi ne kadar Koruyacak, emeklilik dönemini rahat geçirteceğini düşündüğümüz maaşı verebilecek mi?
George Friedman, Gelecek 100 Yıl adlı kitabında, Amerika'da 1970'lerde doğum oranındaki düşüşten sebep çalışma yaşamına dahil olan kişi sayısının azalacağı, dolayısıyla emekli bireylerin maaşlarını karşılamada aktif/pasif dengesi sebepli olarak sosyal güvenlik sisteminin zora gireceğini, 2020'lerde düşük doğum oranın yoğunlaşarak devam etmesinin, emekliler üzerinde olumsuz etkileri olacağı tespitini yapar ve gelecekteki emeklileri iki gruba ayırır. Birinci grup şanslı ve akıllı olanlar, daha önce edindikleri malları satarak geçimlerini sağlayacaklarını; diğer grubu ise sosyal güvenlik sistemince sefillik ve yoksulluğa terk edilecekler olanlar olarak niteler.
Devletlerin sosyal Güvenlik Sistemleri, mevcut çalışan (aktif) bireylerin vergileri ile mevcut emekli (pasif) kişilerin maaş giderlerini karşılama üzerine kuruludur. Türkiye’de bir emekliye karşılık kaç aktif çalışan olduğunu gösteren aktif/pasif dengesi, 2019 yılında 1,80 olarak gerçekleşti. İçinde bulunduğumuz salgın ortamında istihdam kaybı kaynaklı olarak bu rakam daha da gerilemiştir. “IMF’nin açıkladığı kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasıla verilerine göre ise ABD yaklaşık 63 bin dolar ile ortalama bir kişinin yılda en çok gelir elde ettiği ülke konumunda, Türkiye ise 9 bin 350 dolar ile G20 ülkeleri arasında 15. sırada bulunuyor.” Kişi başı geliri yüksek, gelişmiş ülkelerde dahi, ilerleyen yıllarda emeklilik sisteminde sorunlar çıkma ihtimali gözükmektedir. Hal böyle iken bizim gibi ülkelerin de sorun yaşaması muhtemeldir. Rakamlar göz önüne alındığında, gelecekte emekli maaşlarının çok yüksek olması ihtimali zayıflamakta, kişilerin emeklilik sonrası azalan güçleri ile azalan gelirleri için gençlik dönemlerinde tedbir alması, hazırlıklı olunması önem arz etmektedir.
Bu konunun tasarruf boyutunda izlenecek yol nasıl olabilir? Sorusunun cevabında, şirket muhasebe sisteminden yararlanabiliriz. Şirketlerin uzun ömürlü, olmak varlığını sürekli hale getirmek için uyguladıkları muhasebe yöntemlerinde biri olan “amortisman” ayırma yöntemidir.
Amortisman
1.ortaklıklarda, taşınmaz malların aşınmalarına, eskimelerine karşılık olarak yıllık kârdan ayrılan belirli orandaki pay.
2.Yıpranma payı
3.Ticarethane makina teçhizatlarının, eskimesi, yıpranması sonrası da işlev göremez hale geldiğinde, yenilemek için bir nevi kumbaraya belli bir miktarı düzenli olarak atmaktır.
Amortisman kelimesinin tanımındaki üç madde de insanın çalışması, yıpranması, hastalanması, yaşlanması dolayısıyla eski üretim gücünün kalmaması anlamları ile örtüşmektedir. Şirketler, bunun için kârlarının hemen sonrasında, bu bedeli hemen ayırırlar. Buradan yola çıkarsak;
Tassarrufun birinci şartı, HARCAMALARIMIZDAN KALAN İLE DEĞİL HARCAMALARIMIZDAN ÖNCE, TASARRUF İÇİN BELİRLEDİĞİMİZ MEBLAI AYIRMAKTIR. 
Aylık kazancımızın her ay %15-20 kadarını, faturaları dahi ödemeden ayırarak belirlediğimiz yatırım aracına yatırmak ve bu disiplini (sağlık konusu hariç) hiçbir şekilde dahi bozmamak.
Ve tabi ki İsraf etmemektir. Bitirirken Yüce Mevla’nın, yüce kitabından bir emriyle bitirelim.
İsra Suresi 29﴿
 Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!

İsra Suresi 29﴿ Tefsiri
Dördüncü ödev hem cimrilikten hem israftan sakınmaktır. Cimrilik de savurganlık da aşırılıktır, bu sebeple haramdır. İkisinin ortası cömertliktir. Ahlâk kitaplarında savurganlık ifrat, cimrilik tefrit olarak nitelenir. İfrat, aklın ve dinin uygun gördüğü ölçünün ilerisinde veya uygun bulmadığı yollarda harcamayı; tefrit de gerekli yerlere gerektiği ölçüde harcamaktan kaçınmayı ifade eder. İsraf da cimrilik de erdemsizlikler arasında sayılır. İkisinin ortası (itidal, vasat) ise cömertliktir.
Şüphesiz Allah Doğruyu Söylemiştir.


                                                                                                            Sosyolog
                                                                                                          Recai Uzun

8 Mayıs 2020 Cuma

PANDEMİK VE EPİDEMİK AHLAKİ BOZULMA

PANDEMİK VE EPİDEMİK AHLAKİ BOZULMA


Toplum ya da cemiyet bir arada yaşayan canlılar topluluğudur.
Covid-19'un ortaya çıkması, yayılması, bulaşma hızı, ölüm ile sonuçlanan vakalar nasıl ki amansız salgın bir hastalıksa toplumsal ahlaki bozulma da amansız salgın bir hastalıktır. Birbirlerine süreçler bakımdan bezerliği de farksız değildir.
Hastalığın bir yerden başlayıp yayılması, insanlığın birbiriyle temasızlığın mümkün olmadığını, sınırlar içine kapanılsa dahi bulaşmayı durdurmanın çok zor bir iş olduğu ve engellenemediği görüldü.
Sınırları içine çekilen devletlerin içlerinde bunu durdurmak konusunda da çok zorlandıkları, birbirini izleyen kurallar, yasaklar, tedbirlere rağmen bunun önüne geçmekte zorlandıkları ortaya çıktı.
Hastalıktan korunmak ve yayılmasını önlemek amacı ile uyarılardan bir kaçı şunlardı:
Ellerin sık sık su ve sabunla yıkanması, hastalık belirtisi olanlar ile araya mesafe konulması, hapşırma öksürme esnasında mendil kullanılması, tokalaşma sarılma gibi yakın temastan kaçınma, yurtdışından gelenlerin on dört gün kendini izole etmesi gibi öncelik sıralamalarından oluşan on dört kural riske karşı korunma listesi yayınlandı ve uyulması istendi.
Salgın konusunda ilk tedbir risk guruplarına karşı alındı. Yaşlı ve kronik rahatsızlığı olan vatandaşların, hastalığa yakalanması durumunda tedavisinin güçlüğü ve ölüm oranın yüksekliğinden, gençlerin ise aşırı hareketliliği ile salgını yayıp evlere taşıması ihtimallinden sebeple sokağa çıkmama konusunda sıkı uyarılarla bir dizi tedbir alındı.
Buradan yola çıkarsak ki iki aylık sürede gündemiz sabah akşam bunlardı ve o kadar çok izledik dinledik ki muhtemelen bunları ezberledik. Ahlaki bozulma konusunda yapacağım benzetmeler de bu minvalden yola çıkarak olacaktır.

Covid-19'un bu etkileri, iki aylık süreçte her yönüyle hızlandırılmış toplum dersi gibi yaşandı. Toplumsal hastalıkların bütün toplumu etkilediği, bunu bireysel bazda düşünüp bana ne diyemeyeceğimiz bir durum olduğu, covid dersleri ile öğrenmiş olmamız lazım. Toplumsal bozulma covid gibi bulaşıcılık gösterir ve hızla yayılır. Ahlaki bozulma salgınını engellemek konusunda da toplum bir bütünse ki öyle! “kimse bana karışamaz” “istediğimi yaparım” deme hakkına sahip olmadığı, herkesin içinde yaşadığı topluma karşı sorumlu olduğu ve sorumlu davranmak zorunda olduğu net olarak görülmüştür.
Toplumsal hayatta da belli kurallar, yasaklar ve tedbirler vardır. Bunlar dini, ahlaki, kanuni veya toplumsal norm ile örf ve adetlerin genelinden oluşan kurallar silsilesi olup, dünya insanlığınca ortak olanlarla birlikte içinde bulunduğu topluma mahsus toplumsal değerleri ihtiva eden, genel kabul ile de birey ve toplumun korunmasında ve düzenin sağlanmasında var olan ortak kurallardır.
Toplum, insanın oluşturduğu bir yapı olmasından dolayı insan gibi canlı bir varlıktır. Bireyler canlı kaldıkça o da canlı kalır yaşar. Dolayısıyla temassızlık mümkün değildir. Buradaki temas; duygu, düşünce, söz, göz, hâl ve harekettir. Toplumun oluşturan bireylerin bu etkileşimi ile saydığımız temas unsurları, toplumsal davranış ve yaşayışta birbirine benzerliği oluşturur.
İstenilir davranışların edinilmesinde, toplumsal iyinin içine kötü bir unsurun sirayetinin bozucu etkisi, kötüyü düzeltme adına iyinin etkisinden çok fazladır.
Yani yapmak zor, bozmak kolaydır. Bu nazar itibariyle bozucu unsurların sirayet ve yayılımını engellemek için tedbirler dizisi oluşturmak ve bu tedbirleri her daim uygulamak, nesli korumak adına olmazsa olmazdır. Günümüzde biyolojik laboratuar virüslerinin nasıl ki bulaşma ve tedavisizliği gibi durumları varsa, toplumu yozlaştırıcı olarak sosyolojik savaş laboratuarlarında üretilen birçok yönteminde virüs gibi ahlakı bozucu etkileri vardır. Bu virüsleri, dışarıdan ithal edinen popüler kültür öğelerinin moda diye alınması ile birlikte Covid’in tersine isteyerek kendimize bulaştırdığımız, devamında da gönüllü vakalar ile birbirimize yayarak epidemi haline getirmekteyiz. Bunu için de başta tüketim çılgınlığını besleyen unsurlar, görsel medya, internet ile sosyal medyanın tüm unsurları birer virüs üretim ve yayma merkezi olarak işlev görmektedir.
Bu tespitler özelinde toplumsal ifsad unsurlardan temassızlık sağlanıp günümüz şartlarında özellikle internet ve sanal âlem konusunda takip ile izolasyonun iyi yapılmasına dikkat etmeli, bu konuda en büyük risk grubumuz olan çocuk ve gençlerimizi iyi korumalı, onlara karşı gerek devlet gerek aile bazında koruma tedbirlerinin sıkı uygulanması gerekmektedir.
Aslında ‘’risk herkes için mevcuttur’’ gerçeği esastır. Ahlaki yozlaşma, küçük yaş gurubuna temel din ve ahlaki eğitiminin verilmesindeki eksiklik kadar, hayatın akışı içinde küçük gördüğümüz “bu seferlik böyle olsun” dediğimiz vakalar ile başlayıp, daha sonra ise önceden büyük gördüklerimizi zamanla küçük görerek hayatımızda yer eden alışkanlıkların karakter aşınmaları olarak devam eden bir süreçtir. Bu da bir nevi mutasyon geçiren virüs gibi, kısır döngü içinde kendini büyüten kartopunun oluşturduğu çığın, bir kütle halinde sorunlar yumağı ve toplumsal ahlaki sorun çözümsüzlükleri olarak hayatın ve toplumun her ortamında yerini alması ile karşımıza çıkıyor.
Bireysel ahlaki bozulmanın, covid gibi topluma sirayeti ile toplumu hızla sarıp bulaşıcılık etkisine alması da "toplumsal hastalık" tır. Tedavi edilmez ise Toplumun geleceğini sürekliği açısından önü alınmaz hasarlara sebebiyet vermesi kaçınılmazdır. "İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar." Bu durum aslında ahlaki bozulmanın mutasyona uğrayan virüs versiyonudur. Mutasyona uğrayan virüs ile yaşamaya alışan insanın, mutasyona uğrayan ahlak "yeni normalleri" kabulü ile değişimin farkına varılmadan yaşamaya devam eder. Bu kabul, toplumun ahlaki değerlerini yok eden hastalık halini almakta fakat bunu hastalık olarak kabul etmeme hastalığı ile birlikte tedavi edilememezlik meydana gelmektedir.
Tedavi edil(e)meyen hastalıklar nasıl ki insanın hayatını sonlandırıyorsa, toplumsal hastalık da tedbir alınıp tedavi edilmezse toplumun ölümüne sebep olur. Bireyleri kimliksizleşen toplumlar da zamanla kimliksizleşir, bu da toplumun ölümü demektir.
Kimliksizleşen toplum, uğradığı ahlaki yozlaşmanın etkisiyle değerlerine yabancılaşan, başka kültürlerin egemenliğine girip kendine has toplumsal genetik özelliklerini yitiren toplumdur. Mutasyon vari oluşan bu değişim dönüşüme kanser hastalığının oluşumu, durumun ciddiyetini görmek adına dikkat çekici bir örnektir.
Kanser hücresel seviyede genetik bir hastalıktır. Hücrelerin çoğalmasını, birbirleriyle olan ilişkilerini kontrol eden genlerde mutasyon birikmesi sonucunda kanserleşme meydana gelir. Peki DNA hasarı (mutasyon) olarak tanımladığımız şey nedir?
Hücrelerimizin içerisinde temel yönetim molekülü DNA bulunur. DNA içerdiği genler aracılığıyla vücuttaki yaşamsal olayların gerçekleşmesini sağlar. DNA çift sarmallı bir yapıdır, karşılıklı olarak dizilen nükleotidlerin merdiven şeklini oluşturmasıyla meydana gelir. Günlük yaşantımızda karşılaştığımız birçok etken (sigara, bazı kimyasallar, infeksiyon ajanları ve ultraviyole ışınları gibi) DNA’nın yapısını bozabilir ve karşılıklı dizilen nükleotidler kırılır. DNA’da meydana gelen bu olaya DNA hasarı ya da mutasyon adı verilir.”
İnternet alıntısından da anlaşılacağı üzere insan bedeninin uyumu ve birlikteliğini toplum gibi düşündüğümüzde birçok zararlı unsurun toplumu bozması ile oluşturacağı ahlaki kırılma, telafisi mümkün olmayan durumlara yol açabilmektedir.
Tüm bunları önlemek için;
Batı'nın liberal bencillik dolu hayat felsefesi, insanları ne pahasına olursa olsun ezip acımadan en zirveye çıkma öğretisi ve maddi olan her şeyi fetişleştirme üzerinedir. Anadolu kültürünün genetik hayat felsefesi, halk oyunları gibi kol kola, omuz omuza hep beraber yükselmeye, düşen olursa da tutmak ve bırakmamak üzerinedir. Günümüz hayat felsefesini batı tarzından ve batı tarzına düşmekten kurtarmak, genetik aslımıza çevirmek ve istikamet üzere yürütmek olmalıdır. Onun için de Covid-19'un yayılma hızı örneği gibi ahlaki bozulma hızı tehlikesi konusundan ders çıkartmalı ,tıpkı covid-19 da devlet, millet, birey olarak nasıl tedbirler için teyakkuza geçtiysek toplumsal yozlaşma, ahlaki bozulma, değerlerden sapmaya karşı da teyakkuza geçmeli, geri dönmek için çok geç olmadan tedbir ve tedaviye başlamalıyız.





Sosyolog
Recai Uzun

22 Nisan 2020 Çarşamba

AŞIRI TÜKETİM ALIŞKANLIĞINI; BİZE, KİM, NİYE KAZANDIRDI?


AŞIRI TÜKETİM ALIŞKANLIĞINI; BİZE, KİM, NİYE KAZANDIRDI?

Sanayi devrimi ile seri üretime geçilmesi, üretilen aşırı malın gerçek veya suni ihtiyaçlar oluşturularak tüketilmesini, kapitalizmin yaşaması için izlenmesi gereken yol olmasını getirmiştir.
İnsanların tüketimi için ürünün tanıtımı ve pazarlanması için reklam sektörü doğurmuş, daha geniş kitleye nasıl ulaşılırdan yola çıkarak sinema, radyo daha sonra televizyon ile bu tanıtımın ötesinde özenti, rekabet, statü gibi olgular ile insan kapitalizmin acımasızca hedefi olmuştur.
Temeli, doğayı eşyaya çevirip insana satan sanayi kapitalizm ilişkisi, dünyanın sınırlı varlıklarını acımasızca tüketerek aynı zamanda dünyanın sonunu getirecek, doğayı bitirecek bir yol izlemektedir.
Tüketimin devamı, kârın sürekli artması ve bunun devamı için her yolu mübah görme, üretimin ahlâksızlaşması, tüketicinin de tüketmeye devam etmesi için ahlaksız yolların tercih edilmesini başarı diye sunulur hale getirmiş, dolayısıyla da üretim, pazarlama ve tüketim her yönüyle ahlâktan uzak değersizlikleri barındırır olmuştur.
Neticede sınırsız üretim için hammadde olmadığı gibi bunları alacak sınırsız maddi varlık da (para, değerli metal) yoktur. İnsanlar belli getiri elde edip belirli temel ihtiyaçlara (gıda, barınma, giyim, eğitim; kalanını da) lüks veya ihtiyaç fazlasına harcarlar.
Kapitalist üretim nasıl ki aşırı üretimle doğanın dengesini bozduysa ürettiği malları satmak için, (kapitalizm önce üretir, sonra insanlara bunu ihtiyaçmış gibi pazarlar, tükettirir) insanların kimyasını, algısını bozarak temel ihtiyaç kavramını da bozmuştur. “Bir yandan sanayi devrimiyle, öbür taraftan da insancı-aydınlanmacı akımın etkisiyle hız kazanıp pekişen serbest sermayeciliğin elde ettiği karşı koyulmaz güçle, dini dünyevi çıkarlara alet etme gereği de iyice ortadan kalkınca ' istediğimi yapar ederim', yeryüzü nimetlerini tepe tepe kullanabilirim' kafa yapısına uygun  İngiliz-Yahudi 'ben beşer tipi' kendine benzemeyen, uymayan ne kadar insan tipi varsa, onun üstünden ilkin maddeten, arkasından daha da öldürücü, kahredici olan manen silindir gibi geçip onu ezmiştir. 'Bana benzemeyen insan tipi' tüm ortamıyla ortadan kaldırılmağa çalışılmaktadır. İşte, doğanın onulmazcasına katline de bu sergiledikleri cümle manevi imkanlar, habire yükselen kazanç hırsıyla yanıp tutuşan 'maddiyatçı-iktisadiyatcı ben-beşer tipi' tarafından insafsızca seferber edilmişlerdir. Sonuçta tarihte eşi menendi görülmemiş katliamlar zinciri boşanmıştır.” 'Soykırım': 1519 da yirmi sekiz milyon Kızılderili yaşıyorken, 1605'de, günümüz ABD topraklarında, bunlardan bir milyonu hayatta kalmayı becerebilmiştir.(Şaban Teoman Duralı- Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti) geçmişteki katliam yöntemleri farklılık gösterse de, bugün yapılan savaşlar, terör, açlık, salgın hastalıklar çerçevesinde amaç aynıdır.
 Statü, gösteriş temelli tüketimi temel ihtiyaç boyutuna çıkartmayı, tüm yazılı, görsel ve sosyal medya araçlarını kullanarak yapmayı başarmış, tükettikçe kendini mutlu hisseden insan profili oluştururken, oysaki tükettikçe her şeyiyle tükenen insanlar oluşturulmuştur. Sosyal insan, bir birine muhtaç insan, doğaya muhtaç insan profillerini tamamen bitirip, egoist, narsist, hedonist insancıklar türemiştir. Bu Emperyal sistemin ,”'Kölelik': 1526 ile 1870 arasında on milyon zenci, Afrikadan , hayvana reva görülmeyecek feci şartlarda, gemilerle Amerikaya naklonulmuştur.” Şaban Teoman Duralı-Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti) bugün direkt yapmakta olduğu bu değilse de bile, gayret ve hedef itibariyle yapmak istediği ve büyük oranda başarılı olduğu budur. İnsanlar boyunlarından tutulup köle gibi Amerikan rüyası diye, Amerikan kültürünün içine sokulmaktadır.
Toplumları bu yollarla tüketmeye alıştıran, onların tüketiminden servetini katlayan sistem, insanların alım gücünün zayıflamasına hiç tahammül edemedi. Onun için bankaları aracılığıyla kredi kartı, tüketici kredisi vermek için her yolu deneyip bunları özendirirken, cüzdandaki kredi kartı sayısı ve limitini gösteriş ve statü malzemesi yapmıştır. İnsanları kredi-borç sistemine bağımlı, harcamalarında kredi kartı ile alımı teşvik ile borca alışkın hayat tarzı, neticede tüketime yani kapitalist üreticiye akan para yanı sıra borç halkası boynuna geçen halklar meydana getirmiştir.
İnsanlığın ortak malı doğayı kendi menfaatine sömürüp ve sömürdüğünü insana satan, üstüne gırtlağına kadar kendine borçlu yapan sistem, insanlara ‘’bana borçlusunuz’’ "içindeki sizler dahil dünya benim" boyutuna getirilmiş vaziyette ve bunu yaparken de insanları alıştıkları aşırı varlıktan kaynaklı doyumsuzluğun açlığı ile korkutarak amacına ulaşmaya çalışmaktadır.
Kıtlık zamanlarında insanları öldüren şey açlık değil fazlaca alıştıkları tokluktur' der ibn haldun.. Neye alıştığına dikkat etmeli insan. Çılgınlar gibi tüketmekten kanaat nedir unutan insan, kapitalist sistemin ne kadar sonradan ihtiyaçmış gibi türettiği çok sayıda ürün, bugün çok insanca “olmazsa yaşayamam” “ olmasaydı ne yapardım” söylemiyle hayatının içine işle(til)miştir. Yani olmazsa olmazmış gibi alışkanlıklar yapılmıştır. Asli ihtiyaç olmayan bir çok ürüne hayati malzeme muamelesi yapmak, bu eşyaları icat ediliş tarihinden (yani 40-50 yıl) önceki bütün insanlığı inkardır. Bugün bu kadar bolluğa, imkana rağmen alıştırılanlardan küçük bir azalma veya mahrumiyet, bireysel anksiyete oluştururken, toplumsal paniklere, kaoslara sebebiyet vermektedir.
Bu bilinç ile gerçek ihtiyaçların neler olduğunu, tüketirken tükettiğimiz başta kendimizi ve doğayı iyi düşünmeli, bizim üstümüzden bizi ve doğayı sömürenleri iyi tanıyıp onların tuzaklarından uyanmalıyız, yoksa gönüllü köleleri ve istedikleri vakitte de soykırım uygulayacağı kitleler olmaktan başka bir şey olunmayacaktır.
Yüce Mevla’nın biz kullarına farz kıldığı Oruç ibadeti ile Mübarek Kadir Gecesini içinde barındıran bir Ramazan ayına daha kavuştuk Hamdolsun. İçinden geçtiğimiz bir imtihanın toplum olarak bize, çok kısa sürede çok farklı yansımaları oldu. Gelen bu rahmet mevsimini de fırsat bilip, ibadetleri ve anlamlarını tefekkür edip, son birkaç aylık süreçte yaşa(yama)dıklarımızın muhasebesini her yönüyle yapıp arınarak, Bayramın sevincine, neşesine sağlıkla mutlulukla kavuşmak duasıyla Ramazanımız mübarek, İbadetlerimiz makbul, dualarımız kabul olsun.




Sosyolog
Recai Uzun

17 Nisan 2020 Cuma

COVİD -19 YAPAY, KRİZ-20 GERÇEK


COVİD -19 YAPAY, KRİZ-20 GERÇEK

İnsanlığın avcı toplayıcı toplumlardan, tarım toplumuna geçiş ile oluşan artı değerin paylaşımı, ihtiyaç fazlası tarım ürünlerinin başka ürün ile takası, devamında altın-para sistemi sonucu iktisadi ekonomik sistemler temelinde şekillenen dünya ekonomik sistemi, hep daha fazlasını kazanma elde etme, varlıkları koruma daha fazla üretim, üretim gücü ile iktidarı elde tutma, beylikler, feodal devletçikler, savaşlar ulus devletler, kapitalist kredi-borç sisteminin hakimiyeti, metal dayanağı olmayan kağıt para sisteminden, kaydı para sistemine geçiş ile zirve yapan günümüz gerçekliği...
Dünya saydığım süreçte küçüklü büyüklü krizler ile paylaşım savaşları yaşadı. Artı değerin büyütülmesi köleci sistemlerin temelidir. İslamiyet'in köleliği, faizi kaldırması dünya hayatının huzuru, refahı için olandı. Tüm dinlerde yasak olan faiz, 1550 yılında hristiyan dünyasında mezhepler ayrışması, faiz yasağının arkasına dolanma ile sonuçlandı. 1650 li yıllar ile de başlayan akıl-bilim temelli, İslam alimlerinin icatlarının mekanik üretim temelli sanayileşmeye evrilen süreç…
İngiltere merkezli sanayi devrimi, tarımla oluşan artı değerin kat ve kat üstünde idi. Bu yüksek üretimin iki ayağı vardı: biri üretim için hammadde, ikincisi bu aşırı üretimin satılması için pazar bulunması idi. "Mamül maddenin üretilmesi için elzem olan hammaddenin temin edildiği tabii siyasi bölgeye sömürge adı verilir. Mamül maddenin, para karşılığında elden çıkarıldığı yere de pazar denir. Çoğu kere sömürge ile pazar, aynı yörede buluşmuştur. Bunun temini için genellikle silahlı devlet kuvvetleri yahut gayri resmi birlikler işe koşulmuştur." (Ş. Teoman Duralı- Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti)
Bu ilk olarak 1450-1500’lü yıllarda kıtaların keşfi süreci ile başlamış, köle ve hammaddeye akın çok sayıda bugün kahraman diye lanse edilenlerin katliamlarına dönüşmüş fakat bundan hiç bahsetmezler . “Vasco de Gama'nın bu seyahatler esnasında çok kan döktüğü bilinmektedir. Kendilerine bedelsiz yiyecek vermeyen Madagaskarlıarı, denize açılırken bombalamaları, Kenya'nın Mombasa limanında demirli Arap tüccarların gemilerinin soyulmaları, 30 Ekim 1502'de Mekke'den dönen silahsız gemilerdeki tüccarları, 398 kişi, çoluk, çocuk gemilerin ambarlarına indirip, diri diri yakmaları ve dört gün boyunca yanışlarını seyretmeleri, gibi bir çok kanlı vahşi eylemleri olmuştur.” (Doğan Aysal Maden savaşları) kıtaların keşfi sürecinde başlayan korsanlık, soygun, talan, yağma düzeni daha sonra yerli halkların silah zoru ile esir edilip köleleştirilmesi, maden ocaklarında ve tarım arazilerinde ölesiye çalıştırılması ile devam etmiştir. Dediğimiz gibi temeli kölelik olan sömürü düzeni bu amacından ve uygulamasından hiç vazgeçmedi. Onun için tarihsel olarak "İngiliz Sömürgelerinde köleliğin kaldırılması 1833'te gerçekleşti. Kölelik Fransa'da 1848'de, ABD'de ise kanlı bir iç savaş sonrasında 1865'te kaldırıldı. 19. yüzyılda dünyanın büyük bir bölümünde kölelik kaldırıldı." (Wikipedia) kaldırıldığı resmi olarak belirtilen köleliğin de gönüllü köleler oluşturma sistemi ki bu günümüzde de tüm etkileriyle işaretleriyle yaşanmakta ve yeni köle sistemi halen dünyada işletilmektedir.
Kısaca bu işletilen sisteme kredi-borç sistemi diyebiliriz. Temmuz 1944'te Bretton Woods Anlaşması ile temeli atılan, Devletleri borca bağlayıp halkın malını devletler nezdinde sömüren sistem temelini, sömürgelerin pazar olarak tekrar sömürülmesi, paraları bittiğinde belli şartların kabulü ile borç verilmesidir. Bu borç sistemi için önce 24 Ekim 1945’de BM, sonra esas sömürücü IMF 27 aralık 1945’de kuruldu. Siyaseten alınan çürük kararlar, sömürmek için verilen şartlı kredi-borç sömürü mekanizmasıdır.
Oluşturulan finans-kapital sistemi ile kredi-borç sistemi, tam bir köleci sistem olup "ABD'nin baskısı ve daha sonra ABD etkisindeki IMF'nin 1945-1971 yılları arasında, üye olacak ülkelere yaptığı çağrının payı da vardır. Bu karara göre, üye ülkeler arasındaki ticari değişim dolar ile yapılacaktır ABD ve IMF, ABD dolarını dünya piyasalarında etkili kılmak için altın değerini sabit tutarak bir şekilde karşılıksız basılan ABD dolarının piyasalara yerleşmesini sağlamıştır, bu durum 1971 yılı sonuna kadar devam etmiştir." (Doğan Aydal- Maden Savaşları) bu sistemi ayakta tutmak, devamını sağlamak sacayakları üzerinde yükseltilmekte, banka, medya, global şirketler ile bu çark hızlıca döndürülmektedir.
Amerikan Merkez bankası FED, dünya global konvertıbıl parası doları basan bankadır. "Dünyanın sahibi bankerlerdir. Dünyayı ellerinden alsanız bile parayı yaratma hakkını ellerinde bıraktığınız sürece, bir kalem oynatmayla sizden dünyayı geri satın alacaklardır. ... Eğer bankerlerin kölesi olmaya devam etmek istiyor ve bu köleliğin bedelini ödemek istiyorsanız, o zaman bankerlerin para yaratma ve kredi verme işine devam etmelerine izin verin." (Sır Josiah Stamp,1927) ’’ " (İsmail Tokalak - Kapitalizmin Soygun Düzeni) FED karşılıksız para basarak, başta kendi halkı olmak üzere dünyayı köleleştirmektedir. "para aslında alışverişten ziyade borç-kredi faiz sistemi içinde hayat bulur. Bundan dolayı para arzı aslında borç arzıdır. Faiz burada en önemli faktördür.’’ (" (İsmail Tokalak - Kapitalizmin Soygun Düzeni)
Temeli takas olan para, yani banknot, gerçekte doğuş kaynağı kelimeyi oluşturan iki kelimenin ayrı ayrı anlamlarından türetilmiştir. “Bank" ve "not" kelimelerini yani üzerinde yazılı miktarın, ibraz edilen kişiye karşılığının bankada altın olarak karşılanacağını belirten senettir. Bugün bu sistem devre dışı olup dünyaya boyalı kağıt saçan ve konvertıbıl olması hasebiyle de dolar ile dünyanın altınını, madenini, petrolünü karşılıksız alıp sömüren bir sistem işlemektedir. Bu boyalı kağıt meselesini en iyi şu şekilde tarif etmek mümkündür zannımca: "Gerçek para altındır; gerisi borçtur." (JP Morgan), diğer bir söz de ‘’Altın kralların, gümüş centilmenlerin, takas köylülerin, borç ise kölelerin para birimidir." Norm Franz
Sömürü-köleleştirme sisteminin diğer sacayağı uluslararası şirketler "Ekim 2011 de yayınladığı araştırmanın sonucuna göre: dünyada 43 bin uluslararası şirketin içinde en büyük 147 büyük şirket küresel pazarın %40'ını kontrol ediyor. Bunların çoğu da finansal kurumlar ve bankalar" (İsmail Tokalak - Kapitalizmin Soygun Düzeni) kârlıktan başka hiçbir değer ölçüsü olmayan bu kapitalist kurumlar, para için her türlü imkanı kullanmakta psikolojik sosyolojik algı, tüketimi cazip gösterme, üretilenin satışı için cazibe oluşturma yanı sıra üretimi yaparken de en az giderle, en ucuz iş gücü ile bunu yapma; ne kadar az maliyetli iş gücü o kadar kâr rakamı, bunun için de ucuz iş pazarı oluşturmak için develüasyon dahil her türlü müdahale ile ucuzlatılan ülkelerde yatrım(!) yapıp fabrika açarak uzun mesai saatleri ucuz işçilik imkanını kapitale çevirmek "yeni küreselleşme efsanesi, finans endüstrisinin ve ulus ötesi şirketlerin hiper-akışkanlığına ve devlet mekanizmasının finans lehine yeniden şekillendirilmesine dayanmaktadır. Finans endüstrisinin kârlığını engelleyecek her türden düzenlemenin kaldırılarak, piyasaların kuralsızlaştırılmasını-deregülasyon-sağlamayı amaçlamaktaydı. Gelinen feci durum, yüzde birin yüzde 99'a hükmettiği, sadece yukarıdaki yüzde birlik elit grubun kazandığını diğerlerinin kaybettiği "DEMOKRASİ OYUNU" Neoliberalizm, şirketokrasiye dönüşmüş durumda.." Ramazan Kurtoğlu- Akıl sağlığı Tsunamusi
Şirketlerin ürettiği ürünleri satabilmeleri için moda akımları ile popülarite oluşturma, ‘’Şirketin imkânlarını arttırabilmek için medyayı, reklam kanallarını tüm olanaklarıyla kullanırlar. "Reklam insanın ihtiyaçlarına ve mallara göre ayarlanmış gibi görünür. Aslında, der Galbraith, reklam, sanayi sistemine göre ayarlanmıştır." (Jean Baudrillard-Tüketim toplumu) bu iş yazılı ve görsel medyaya düşmekte, son 15 yıldır ise buna sosyal medya da eklenmiştir. Gösterişçi, gerçeklik dışı hayaller besleyen kitleler oluşturarak tüketimi özendiren, bunu şirketlerden alacağı reklam pastası üzerine tasarlayan kapitalist yalan şirketleri hatta daha ile giderek Kredi-borç-sömürü-tüketim, tüm bunlar için gerekirse istedikleri ülkenin seçilmiş liderini alaşağı etme görevi gören medya, diğer bir sacayaktır.
Bütün sistemin sömürü üzerine kurulmasından sebep, biriken borç üstüne borçlar, belirli aralıklarla krizden başka bir şey üretmemektedir. Bu, zaman zaman bir ülke, bir banka, petrol veya savaş bahanesi ile olmuştur.

2019 Aralık ayı ile varlığı karantina tedbirlerine dönüşen, daha sonra dünyayı saran Covid-19, kaçınılmaz olan krizin müsebbibi olarak gösterilmeye yetti. Avrupa merkez bankasının yıllardır uyguladığı negatif faiz politikası hiç yokmuş, Amerika’nın 2008 den beri devamlı kriz göstergelerini ölçtüğü, her gelen veri sonucu yaşanan dalgalanmalar ortada yokmuş da virüs her şeyi alt üst etmiş...
Halbuki 2008 finansal krizi etkileri ortadan kalkmamış, krizi çözüyoruz diye dünyaya saçılan paralar balon oluşturmuş, saçılan paraların tamamına yakını finans elitlerinin eline geçmiş, zengin daha zengin fakir daha fakir olmuştur.
Tüm bu ortamdaki kötüleşmeye virüs sadece bir iğne batırmış ve şişen Batı emperyal balonu patlayıp ifşa olmuştur.
Krizleri boşa geçirmemek, oluşan durumdan fırsat üretmek üzerine kurgusu hazır olan emperyal güç, 1945 Altın standardını 1971 de bozarak dünyaya attığı büyük kazık ile bozan Amerika, devamında Suudi Arabistan’ın “Petrolü dolar harici bir para birimiyle satmayacağım” demesi üzerine, (Amerika’nın Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde uyguladığı Azınlığın Çoğunluğa tahakkümü politikası ile iktidarda tutulan Suud ailesi) PETRO-DOLAR dönemine geçmiş, petrol olan bütün ülkelerde gerek bizzat, gerek vekâlet savaşı yolu ile savaş ve iç karışıklıklar çıkartıp petrol ülkelerinin kayraklarını kontrol altında tutmuştur. Bu sayede dünyada üretilen satılan tüm petrol, yeşile boyanan kağıtlar sayesinde Amerika’nın olmuş, o günden bugüne Petro-dolar standardını uygulamaktadır.
Sistemin sacayağı, başta Amerikan ulus şirketleri, şirketlerin altındaki Banka ve medya kuruluşlarıdır. Türkiye’de de uygulamalarını gördüğümüz her holdingin en az bir bankası ve yazılı ve görsel medyası olması politikası, sömürü sisteminin düzenidir.
Her dönem parasını bir yere bağlayıp sömüren emperyal yapıyı anlatmaya çalıştım. En son elindeki dolar gücüne güvenini kaybeden Amerika’nın, bundan sonraki adımı yeni para sistemi, yeni ideolojiler, yeni devlet anlayışları belki de George Orwell 1984 Big Brother... Yüce Kitabın da Allah c.c Buyuruyor ki Allah, plan yapanların en hayırlısıdır. Bir zamanlar, o kafirler, seni durdurmak, öldürmek ya da sürgün etmek için tuzak kuruyorlardı. Allah da tuzak kuruyordu. ... Ama Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Enfal Suresi 30. Ayet. Biz buna inanır, tedbir alır, takdiri O’na bırakırız.




Sosyolog
Recai Uzun


8 Nisan 2020 Çarşamba

LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4


LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4



Son yazımızda ahilik teşkilatından ve topluma yön vermesinden bahisle bu yazımızın çözüm odaklı olacağını belirtmiştik.
Ahilik teşkilatı temel ilkelerinden birkaç maddeyi sıralayarak başlayalım.
-Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak, gözü, gönlü ve kalbi tok olmak
-İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak
-Zenginlere, zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak, Allah için sevmek
- Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan çekinmemek (Yavuz Bahadıroğlu)
Önceki yazımızda da sıraladığımız olumsuzlukların bir kaçını, bu temel ilkeleri yaşar ve hayatımıza uygularsak çözüm olacağı aşikardır. Eski(meyen) değerlerimizi hayatımıza tatbik etmekten başka çaremiz yok! Sözün senet olduğu, herkesin borcuna ve borcunu vereceği güne sadakat gösterdiği dönemlerden, çekin senedin mahkemeler vasıtasıyla icradan tahsil edildiği ve edilemediği günlerdeyiz. Güven unsuru en küçük esnaftan tutun holdingler bazında sorunlu hale gelmiştir.
Güven, ister mal satan ister mal alan olsun, her kesim için olmazsa olmaz şarttır. Bireysel boyutu kadar toplumsal boyutu açısından önemli olan bu kavramın ülke gelişimine çok büyük etkisi vardır.”Güven kavramının önemli bir özelliği de işlem maliyetlerini azaltmasıdır. Knack ve keefer'e göre düşük güvene sahip toplumlarda iktisadi aktörler, izleme ve denetim mekanizmalarına yoğunlaştıkları için işlem maliyetleri artmakta ve bu durum inovasyon için ayrılması gereken zaman ve çabayı azaltmaktadır. Bunun sonucunda ise kaynaklar üretken yatırımlardan ziyade üretken olmayan alanlara doğru yönelmektedir. Buna karşın bir toplumda Güven ne kadar yüksekse, başkalarının davranışını kontrol etmek için daha az denetime ihtiyaç olacaktır. Bu gibi durumlarda insanlar başkalarından korkmazlar ve bu nedenle bilgi ve diğer kaynakları değiştirmeye daha isteklidirler. Bu tür özellikler inovasyon yaratmada önemli bir faktördür.” (İsmail Kitapçı İktisat sosyolojisi) güvensizlik bireyden başlayıp devlet boyutunda geri kalmışlık üreterek devleti oluşturan tüm unsurlar ile açık bir kısır döngü oluşturmaktadır.
Güvenilir olmak, ahlaklı olmak bizim kültürümüzün temelinde olan değerlerimizdendir. Açıkça da görünmektedir ki kültürümüzü kaybettikçe sırasıyla sahip olduğumuz değerler, teker teker elimizden gitmekte, hayatımız değersizlikler üzerine temelsiz yükselmektedir. “Kültür, sosyal bir varlık olan bireylerin şahsiyet kazanmasında en temel unsurlardan biridir. Kültür, bireyler arası anlaşmayı sağlayarak toplumu meydana getirir. Biyolojik varlıkların sosyal varlığa dönüşmesini sağlayan temel kurucu öğe kültürdür. Kültür, duygu, düşünce ve davranışlara şekil ve disiplin kazandırır. Bireylerin ve toplumların kimlik algısını oluşturur. Bu sebeple, kültürün fert ve topluma yaptığı telkin ve tembihlerin toplumsal barış, dayanışma ve dolayısıyla da bütünleşmeye Hayati önemi vardır. ...Sosyolojik savaşların en stratejik ortamı, hedef toplumun bütünlük ve dayanışmasını belirleyen ortak kültür olmuştur. Aynı şekilde, sosyolojik saldırılara karşı savunulacak en stratejik savunma alanı da kültür alanıdır. Üçüncü dünya ülkeleri, Batılı toplumların sanayileşmesi karşısında, aynı değişmeleri yaşamak için, sistematik bir şekilde kültür alanında değişime yönlendirilmiştir. Özellikle Osmanlı'da, Tanzimat'tan bu yana ısrarla kültürel batılılaşma düşüncesinin empoze edilmesi, planlı bir sosyolojik operasyondur. (Yusuf Çağlayan Sosyolojik Savaş)
Batı’nın maddiyatçı, ferdiyetçi değerlerine iki elle sarılmamız bize kendi kültürümüzü ve değerlerimizi bir kenara atmayı getirdi. Dolayısıyla temelden başlayarak binayı ayakta tutan taşıyıcı kolonlarımız hasar gördü.. Tekrar bu değerlerimizi inşa etmekten başka çaremiz yoktur. Kolonları eksilmiş, yıpranmış binalar nasıl ki küçük şiddetli bir depreme dahi dayanamıyor yıkılıyorsa, bugün en basiti salgın hastalık ortamında fırsatçılık, stokçuluk ile toplumsal bağı, dayanışması kopmuş bir milletin de mevcut durumdan hasarsız çıkması mümkün değildir.
Toplumsal dayanışmanın var olduğu milletleri alt edemeyeceğini bilen Batı, boş durmamış bunun için teoriler üretmiştir. “Bir toplum üzerinde hâkimiyet ve malikiyet kurulmasında en stratejik sosyolojik hedefi, o toplumun dayanışması ve dolayısıyla da dayanışma kültürü oluşturur. Çünkü dayanışma, bireylere ve toplumlara, kendilerine yönelecek tehditlerle başa çıkabilme kapasitesi kazandırmaktadır. Bir toplumun dayanışması yok edilmedikçe, o toplumun üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri hakimiyet kurulamaz” "Antropoloji, 'strüktürel fonksiyonalizm' başlığı altında kuramsal modeller üretmiş, bu teori Malinowski ve Parson gibi antropolog ve sosyologların eserleri yoluyla, akademik olarak güçlü bir nüfuza sahip olup, aynı zamanda Batılı olmayan toplumların politik değişimi için, yeni kuramsal metodoloji sunmuştur. Strüktürel fonksiyonalizm, her bir toplumun, tarih ve geleneklerine uygun olarak kurulmuş yapıları bağlandığına işaret ediyordu. Bu yapılar, politik, ekonomik ve sosyal fonksiyonları yerine getirmektedir. Herhangi bir toplumu değişikliğe uğratmak için, onun yapıları değiştirilmeli; ta ki, fonksiyonları otomatik olarak değişsin, Çünkü insan faktörünün Zihni yapısındaki değişimler ile orantılı olarak davranışlarının değiştiği onun da toplumsal yapıya aks ettiği bir vakıadır." (Yusuf Çağlayan Sosyolojik Savaş)
Son metinde de açıkça görüldüğü gibi baştan değişime (bozulma) hareket verilip buna alıştırıldıktan sonra artık bize ait bir kültür, bir değermiş gibi farkında olmadan yaşamakla birlikte artık otomatik bir hayat standardımız haline gelmektedir. Batı bize bunu modernite altında sunarken bazı alt zeminler hazırladı. Bunu için ilk hareket 1800’ler sanayi devrimi kapitalist liberal sistem, devamında paylaşım savaşları oldu. 1945-1950 fakirliğin, yokluğun zirve yaptığı yıllar ile kente göç eden insanlarımız, köy-kent ikilemi, gecekondu hayatı, köyü kentTe yaşamak isteyişi fakat beceremeyişi, kuşaklar geçtikçe kentli olan nesiller…
Kent hayatının oluşturduğu modernite, insanları insan yapan özelliklerini yok etti. Kent hayatının fosforlu tabelaları, yüksek aydınlatmalı vitrinleri, konutların ürettiği yetmezmiş gibi ayrıca ışıklandırılan binalar bir çelişki oluşturduğu ışıklar içinde, karanlıkta kalan insan ve insanlık...
Kır hayatının ışık kirliliğinden korunmuşluğundaki yıldızları ve kayışlarını izlemekten mahrum kent insanı, Hazreti İbrahim'in Yaradan’ı bulmak için sorduğu soruları kendine soramıyor. Dağların yüksekliği, ıssızlığı temiz zihinle tefekkürü artırırken, şehrin kalabalığında insanlar birbirine çarpmamaktan ve geçim derdinden başka bir şey düşünemiyor.
Kent hayatında yüksek yüksek binalardan ne ufuk çizgisini, nede engin bulutları göremeyen insan, ufuktan alacağı engin düşünce, buluttan alacağı rahmet, bereket konulu hayat dersini alamıyor ve öngörüden yoksun, rahmet ve bereket kavramlarından mahrum kalıyor.
Şehir hayatı tüm sistemleri ile sanayi üretimi yapıp insanları varlık sahibi yaparken, aslında ne kadar yoksulluk veriyor bunları idrak edemiyoruz. Tarlasındaki ekinin, ağacın, meyvenin büyüdüğünü izleyemeyen insan, Vereni, Büyüteni düşünmeyi düşünmüyor. Emeğin sabır, sabrın selamet olduğunu bilmiyor. Şehrin hızı sabırsızlık, tahammülsüzlük üretirken, geçici hazların peşinde oradan oraya koşmaktan, daha büyük mutluk kaynağı olanın tarladaki ekinin, bahçedeki meyvenin büyümesinin olduğunu bilmiyor.
İşte tüm bunları bildiğimizde, bilecek mekana geçtiğimizde, o mekanların bize verdiği tüm değerleri tekrar aldığımızda, sorunlarımızı çözmüş olacağız.






Sosyolog
Recai Uzun