26 Mart 2020 Perşembe

LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-2


LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-2



Bireysellik, özgürlük, farklılık, rekabet, her şeyin üzerinde olma gibi duyguların en yaldızlı zirve çağındayız. Birbirini tanımayan fertlerin ötesinde, bireysellik aile içinde, eşler, kardeşler, ebeveynler ile çocuklar arasında dahi yaygın bir hale geldi. Eskiden kişiler önce ailesini sonra vatanını düşünürken günümüzde birey, kendini bütün değerlerin üzerinde görmektedi. Bu durum TV reklamlarında kapitalizmin "sen özelsin" mottosu ile perçinlenirken, liberalizmin, ekonomik ayağına tüketici kazanma yolu ile hizmete devam etmektedir. Bu durum, kapitalist emperyal sistem açısından da iki yönlü kazanç sağlama aracı olmaktadır. Bireyselleşme, toplumda ben ve öteki kültürünü yayarken her alanda bölünmüşlüğü artırmakta aile, millet, devlet olma kavramlarını zayıflatarak yok etmektedir.
Bugün farklı ve tek olmak adına, akla hayale gelmeyen çılgınlıklara gidilmekte, kişiye özel, sınırlı sayıda üretilmiş giysiler, otomobiller, takılar astronomik fiyatlara sahip bulmakta, insanlar bedenlerine dahi müdahale ederek fiziki görünümlerini diğerlerinden ayrıştırma gayreti göstermekte ve tüm bunları bir övünç ve üstünlük meselesi görmektedir.
Bu kadar farklılığa doymayıp gemi azıya alırcasına ileri giderek, üzerinde yaşadığı ülkenin milli ve manevi değerlerine bile, aykırı gözükmek adına hakaret etmeyi özgürlük veya ifade özgürlüğü ile savunma eblehliğine düşen tipler türemiştir.
Günümüzde, bu kadar tek olma, farklı olma ve değerlerden uzaklaşma isteğini toplum tipleri bakımından anlamamız için, Ferdinand Tönnies’in 19.yy’da toplum tipleri “cemaat tipi ve cemiyet tipi” tanımına bakmakta fayda var.
Bu toplum tiplerinden olan cemaat tipi toplum; üyeleri birbirine duygusal bağlarla bağlı, toplumsal ilişkilerin yüz yüze olduğu, yüksek ölçüde bütünleşmiş herhangi bir toplum olarak tanımlanır. Bu tip toplumlarda bireysel otonomi oldukça azdır.
Cemiyet tipi toplum ise cemaat tipi toplumun bir anti-tezidir. Cemiyet tipi toplumda ortak bir duygu ve düşünce tasavvuru, toplumun kolektif olarak benimsediği ortak bir değeri ve hayat algılayışı yoktur. Cemiyet tipi toplumu ayakta tutan olgu herkesin ortak çıkarına olmasıdır. Cemiyet tipi toplumda manevi bir birlik (aile algısı, ortak din, ortak vatan) olgusu bulunmamaktadır.
İlkel toplum özelliklerinden modern topluma geçiş, özellikle de kentleşme ile Tönnies’in cemiyet kavramı günümüzde tüm unsurlarıyla yaşanmakta... Tönnies’in cemaat tipi toplum yapısında, toplumu dizayn eden değerlerden sapmayı, Batı özentisinin bizi biz yapan değerleri aşındıran mekanizmaları tespiti açısından, İsmail Cem’in Türkiye'de geri kalmışlığın tarihi adlı eserinde, Batı’nın niteliklerine dikkat çektiği Batı'nın Niteliği Maddiyatçılık, Batı medeniyetinin ve kültürünün ilk temeli maddiyatçılık'tır, maddi tatmindir.” şeklindeki tespiti çok değerlidir.
İsmail Cem, batı maddiyatçılığı ve insana verdiği değeri pekiştirerek daha net anlamamız için olsa gerek, özellikle Batı'nın bugün bize fikir ve düşünce adamı kimliği ile reklam ettiği ileri aydınlarının maddiyatçılıkları konusundaki söylemlerinden şöyle örneklerle aktarır. “18. Yüzyıl Batı'sının düşünürleri Montesquieu ve Voltaire' e göre; ekonomik sömürüyü gerçekleştiren denizaşırı kolonileri kurmak olumlu bir harekettir. " Bu amaca hizmet eden kölelik sistemi ahlaka aykırı değildir." ;"Saçma ve barbar olan halkın hak ettiği bir boyunduruk, bir sopa ve samandır..." 
Diğer Batı düşünürü Diderot’a göre; "Aydınlığın (bilgi, uygarlık anlamında) ilerlemesi sınırlanmıştır. Kenar mahallelere asla ulaşamaz: Çünkü oradaki insanların hepsi aptaldır."
İsmail Cem Batı ferdiyetçiliği konusunda Zubristki Kerov ve Karl Marks'tan vurgu ile şu şekilde aktarır: "Yakınçağ  Avrupa'sında her şey, burjuva içindir. " Yükselmekte olan kapitalizmin ideologları, aşırı dereceye götürülen bireyciliği, her ne pahasına olursa olsun kişisel başarıya ulaşmak arzusunu övmektedirler." Hatta, kapitalizmin güçlenmesine paralel olarak gelişen ferdiyetçi anlayış, Hristiyanlığı da kendine daha elverişli hale sokacak, kilisenin ruhani vesayetine karşı protestanlığı; bunun bilinçli bir şekli olan kalvenizm'i getirecektir. Kalven, ferdiyetçiliğin, özel mülkiyetin ve burjuvazinin çıkarları uyarınca, 'mesleki başarının Tanrı indinde sevgili kul olmaya yettiğini' söylemekte; "Tacirlerin ve iş adamlarının görevi elbette ki, zenginliklerini mümkün mertebe artırmaktır. Çünkü Tanrı bile, başkalarının yönetimini onlara emanet etti" demektedir.

Özetlersek, Batı felsefesinin ve düzeninin temeli çıkara ve maddi değerlerin önceliğine dayanmaktadır. Bu düzende amaç daha çok kazanmaktır; Batı uygarlığı toplumlarının itici gücü, kazanma hırsıdır. İnsanın, basit bir üretim aracı olmaktan öte değeri yoktur. Bugün bile dilimizden düşürmediğimiz Batı aydınlanmacıları, insanları ikinci sınıf olarak görmekten geri durmamış, sistemin insanları köle yapmasına rıza göstermiş ve desteklemişlerdir.
Dünya'nın küresel devletten, tekrar Ulus Devlete dönüşünün test edildiği şu günlerde, “Batı Batı” dediğimiz melanetin içinde olduğu parçalanmışlık ve değerler yokluğunu görerek, bize derman olacak şeyin, kendi geçmişimize dolayısıyla manevi ve milli değerlerimizle özümüze dönerek, Tanzimat’tan bu yana yaşadığımız özenti ve taklitçilik ile Batı mirası maddiyatçılık ve ferdiyetçilikten kurtulmaktır.
Batı’nın dar gömleğinin bize olmadığını, olmadığı gibi bize has tüm değerlerimizi bozduğunu aslında François Leger’in şu sözü iyi anlatmaktadır. "Doğulu bir topluma dinamik Batı medeniyetinden unsurların girmesi, garip bir şekilde, o toplumdaki gerilimlerin güçlenmesiyle sonuçlanmaktadır..." Leger’in de dediği gibi bu elbise bize ait değil ve garip bir şekilde bizi hareket ettirmemekten öte dini, ahlaki, milli ve manevi değerlerimizi de bozarak bizi geriletmektedir.
Toplumun günümüzdeki dini, insani, ahlaki zafiyetinin kaynağını ve Kapitalizm kökeninde, maddiyatçı yaklaşımın toplumu nasıl bozduğunu diğer yazımızda anlatmaya devam edelim.


Sosyolog
Recai Uzun













17 Mart 2020 Salı

LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-1


LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-1

Corana Virüse Türkiye'de rastlandı haberi ile birlikte, temel ihtiyaç ve sağlık malzemelerine hücum paniği yaşandı. Burada panik yapıp şuursuzca market raflarını boşaltanlar kadar, bu durumdan fırsat ile fahiş fiyat uygulayanların durumu, toplumca sorunlu, inanç ve değerlerin zafiyeti ile ahlak sorunu içinde olduğumuzdur.
Biz bu hale nasıl geldik ve bu hal üzere gidişatımızın temellerinde  ne varın cevabı, bizim kültürümüzde olmayan, tamamen Batıda var olan kültür kaynaklı sosyal hayat tarzında ifade bulan, liberalizm ve sekülerizm kavramlarında olduğunu düşünüyorum.
Basitçe ve kısaca Liberalizm, zenginliği yaratan şeyin bireysel çıkarların itici gücü olduğunu savunan ve bu nedenle bireye ve bireysel özgürlüğe büyük önem veren siyasal ideolojidir. 

Liberal siyasal ideolojinin temel talepleri kısaca şunlardır:
  1. Devletin ekonomideki rolünün sınırlandırılması,
  2. Serbest girişim,
  3. Bireyin temel değer olarak kabul edilmesi,
4  İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü
  Liberal görüşü savunanlar, devletin ekonomik ve toplumsal hayattaki rolünün sınırlandırılmasını isterler. Özellikle bireysel girişimciliğe ve mülkiyet haklarının korunmasına önem verirler.
17. yy da J.locke'un bireysel özgürlükler, mülkiyet hakkı üzerine başlayan liberal anlayış, sanayi devrimi sonrası sömürü sisteminin bir aracı olarak,  Fransızca bir ifade olan ve Türkçe’ye “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklinde çevrilen “Laissez Faire Laissez Passer” ifadesiyle vurgulanmıştır.
Bırakınız yapsınlar, devletin piyasaya hiçbir şekilde müdahale etmemesini ifade eder.
Liberalizmin önemli temsilcisi Adam Smith tarafından ortaya atılan görünmez el prensibi, piyasanın kendi iç işleyişine bırakıldığı ve bu işleyişe dışarıdan herhangi bir müdahale olmadığı takdirde, piyasanın toplum açısından en olumlu sonuçları doğuracağı inancına dayanır.
Yukarıda saydığımız dört madde için aslında diyebileceğimiz 2.3. ve 4. maddelerin cazibesi ile insanları bu düşünce etrafında toplarken, asıl hedef olan 1. maddeyi işler hale getirip, sınırsız kapitalizm ve sınırsız sömürü için kullanmak… Devletin rolünü sınırlama bugün tek yönlü değildir. Devlet bize karışmasın diyen kapitalist banka ve şirketler, batık duruma geldiklerinde devlete şantaj yapıp “beni kurtarmazsan tüm ekonomi batar” diyerek, halkın parası ile kendilerini kurtarmalarını isterken, kendi faaliyetlerinde toplumu sömürdükleri zaman ise devletin karışmamasını talep ederler.
Liberalizmin dönemlerine kısaca baktığımızda, 1929 ekonomik kaosu ile devletçi modele yanaşsa da, 1970-80 dönemi sonrası neoliberal anlayış ile ilkinden daha acımasız bir sisteme dönüştü. Buraya kadar olan kabaca kısım, ekonomik boyutuydu ki bu arada yaşanan iki tane dünya savaşı kriz vs. Birçok olayın temel siyasal argümanıdır. Betül Sarı'nın Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi 2019 Nisan sayısında yer alan "Modernizmden postmodernizime Tüketimin Evrimi Ve Ekonomi Politiği Anlamak" konu makalesinde ki şu tespit tam olarak ifade etmektedir. " Modern dönemdeki tüketim olgusunu iki döneme ayırmak mümkündür. Bunlar; model kapitalizmin doğuşu ile başlayan ve sanayi devrimini kapsayan ve 1929'daki Büyük Buhran'a kadar etkisini sürdüren liberal kapitalizm dönemi ve keynezyen iktisadi politikalarla ve sosyal devlet kavramı ile özdeşleşen kapitalizmin altın yılları olarak da ifade edilen ikinci Dünya Savaşı'ndan 1970'lerin ortalarına kadar süren sosyal kapitalizm dönemidir. Postmodern dönemde ki tüketim olgusu ise, 1970'lerden günümüze kadar sermaye sınıfının karşı saldırısı olarak nitelendirilen Neo liberal kapitalizm periyodunu kapsar"
Günümüz insanı, aşırı bireycilik ve kendinden başka kimseyi düşünmeden dünyanın kendi etrafında döndüğü (egosantrizm) düşüncesi ve hedonizm hakimiyeti altında; sekülerizm ile de bu dünyadan başka bir hedef ve amacı kalmamış vaziyette davranmakta ve narsist bir şekilde yaşamaktadır.
Sekülerizm, gününü gün etme, sonrasına bakmama gibi bir durum doğurmakta, maddiyat eksenli düşünce, yaşam, siyaset, dünya gündemi oluşturulmakta, adına da kısaca ekonomi denilen bu olgunun üzerine de bütün yaşam ve değer(sizlik)ler bina edilmektedir.
Başta da saydığımız dört maddenin sözde anlamını bulduğu, özgürlük ve serbest piyasa adı altında tüketimi ön plana çıkarıp, tükettikçe tükenen insan özgür olduğu algısı ile yaşamaktadır. Bugün insanın özgürlüğünün göstergesi olarak ekonomik durumu ön plana çıkmakta, kısaca paran varsa her şeyi yaparsın öğretisi ile insanlar para temelli, ekonomi öncelikli hayat yaşamakta, ülkelerinde ve dünyadaki bütün olaylar para-ekonomi temelli cevap bulmaktadır. Sistemler buna göre oluşturulmakta ve yönetilmektedir.
Rekabetçi ve adeta birbirini yaşatma yerine yok etmeye dönen insanlık davranışları, İngiliz filozofu Thomas Hobbes (1588-1679), “İnsan insanın kurdudur. (Homo homini lupus)” sözünü yerine getirmek istercesine, insanın insanı kemirip parçaladığı vahşi bir kapitalizm ve yok etme halini almış, insanların mutluluklarının barometresi ekonomik düzey olmuş, ekonomi, halklarını idare etme isteğindeki siyasetçilerin de her şeyin üstünde önceliği haline gelmiştir.
Toplumun tabanından tavanına kadar oluşan bireyselleşme ve dünyevileşme, kendini var eden ve ayakta kalabilmesi için olmazsa olmaz bir ve beraber olma duygusunu bitirmekte, dışarıdan gelecek en küçük tehlike dahi toplumun dağılıp yok olması ile devletin yıkılmasına zemin hazırlamaktadır.

Devletin ve Ülkenin varlığına tehdit boyutunu değerlendirmek ve detaylandırmak üzere sonraki yazıda devam edelim.




Sosyolog
Recai Uzun

11 Mart 2020 Çarşamba

OTOMOBİL GÖSTERİŞÇİLİK VE İNSANLIK


OTOMOBİL GÖSTERİŞÇİLİK VE İNSANLIK

ABD'de Nevada Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada, lüks araba sahiplerinin yayalara daha az öncelik verdiği öne sürüldü. Araştırmaya göre, arabanın fiyatındaki her bin dolarlık artış, "araç sahiplerinin nezaketinde yüzde 3 azalmaya" neden oluyor.”
Araştırma raporunda, "Pahalı araba sahipleri, diğer yol kullanıcılarına karşı bir tür üstünlük hissi duyuyor ve yayalarla empati kuramıyor, narsisçe yol hakkının kendilerinde olduğunu düşünüyor" 
Geçen ay Finlandiya'da Helsinki Üniversitesi'nde yapılan araştırmada da bu sonuçları destekleyecek bulgulara ulaşıldığı öne sürülmüştü.”“1892 sürücünün davranışlarının incelendiği araştırmada pahalı araba sahibi erkek sürücülerin "daha fazla tartışma çıkardığı, daha inatçı, uzlaşmaz ve empati yoksunu olduğu" öne sürülmüştü.”
Yukarıdaki paragraflar, anlaşılacağı üzere yapılan bir araştırmanın gazete haberlerinden, modernite ve kapitalizm, globalleşen dünyada, ülkelerin kendi ekonomik gücünün nispetinde fakat tüm dünyada var olan tüm insanların az çok uyguladığı bir olgu ki araştırma yapılan ülkelerde kişi başı gelir ve eğitimin en üst seviyelerde olmasına rağmen otomobil her sınıf için statü belirleme ve gösteriş malzemesi yapılmaktadır.
Günümüz dünyasında, teknolojinin, haberleşmenin süper hızlı yaşanmasının büyük bir etkisiyle ülkeler arası sınırlar kalkmış, tüketim kültürünü var eden en büyük destekçisi gösterişçilik, yaygın hale gelmiştir. İnsanlar, sahip oldukları malların ötesinde, bedenlerini dahi teşhirden geri durmayarak gösteriş malzemesi olarak kullanmaktan imtina etmemektedir.
Konumuz olan otomobil konusunda bu oran, çok daha yüksek seviyede olup otomobilin statü belirleyen bir araç rolü oynaması, toplumca kanıksanmıştır.
Otomobilin bir eşya olmasının ötesinde, fonksiyonunu en iyi anlatan bir tespit olsa gerek Serkan Güneş'in Sosyal Bilimler Dergisi 2012 yılı 25. Sayısındaki Türk Toplumu Ve Otomobil isimli makalesinde yer alan şu ifade çok kapsayıcıdır. "Vasconcellos'a göre otomobil çok boyutlu bir nesnedir. Antropolojik (grup sembolizmi) algılanışta otomobil statü, gücün ve zenginliğin göstergesidir. Politik algılayışta özgürlük ve özelliğin simgesidir. Psikolojik algılayışta genç görünmeyi ve kendine güveni sağlar. Ekonomik anlayışta ise rahat ekonomik bir yolculukla özdeşleştirilir."
Bu anlatımda da açıktır ki otomobil sıradan bir nesne, herhangi bir eşya gibi evin içinde dört duvar arasında kalan ve sırf evimize gelenlerin gördüğü bir eşya niteliğinde değildir. Kapının önünde park halinde dururken bile, bir gösteriş aracı vazifesi görmeye devam eder. Hareket halinde ise yollarda diğer araç sahipleri ile rekabetin bir unsuru olurken, aynı zamanda hızı ile özgürlüğün sembolü haline gelir.
Toplu taşıma araçlarında, belli bir güzergah üzerinde belli bir saat dahilinde seyahat etme mecburiyetinin ötesine geçerek, istediğin güzergahtan istediğin vakitte gidebilme özgürlüğünün yanı sıra iktidarı temsil ettiğinden, insanlarda otomobile sahip olmanın heyecanı ile sahip olmayı istemenin arzusu hep tazedir.
Bu, güç, iktidar ve gösteriş hırsı, insanı kendi eliyle yaptığı veya edindiği cismin esiri yapmakta, insanlığına, vicdanına, merhametine onun kendisinde oluşturduğuna inandığı gücün duygusunu yaşatmakta, toplumsal yaşantısına da bu yeni normalleri kabul ederek yön vermektedir.
Yeni normallerin başında, maddi imkanlarda güçlenme ile ilk işi otomobilini daha üst model yapma yönünde hareket etmesi, aslında yollarda her zaman var olan rekabetin, gösterişin, geri kalmışlık duygusunu yenme teamülü diyebiliriz.
Otomobile sahip olmanın ve bu sahipliğin diğer bir fonksiyonu da otomobilin yüksek fiyatından oluşan psikolojik ve sosyolojik durumudur.  Fiyatların yüksekliği, herkesin sahip olamaması gibi doğal bir sonucu ortaya çıkarmakta, herkesin sahip olamadığı bir ürüne sahip olanlara maddi gücün gösterişini yapma duygusu vermekte, bu durumda bir yerde otomobil üzerinden maddi imkanı gösterme fonksiyonunu da otomobile yüklemekte, bunun en büyük göstergesi de Türk toplumunda var olan “evin var mı? araban var mı?” sorusunun ilk tanışmalarda en revaçtaki sorulardan biri olmasıdır.
Otomobil sahibi olma, Türkiye'de memur maaşları bazında dönem dönem farklılıklar göstermiştir: 1960-1980 yıllarında yaklaşık 20 memur maaşına tekabül eden otomobil fiyatı; 1943 yılında 110 memur maaşına tekabül eden bir rakam yanında ucuz kalınca, otomobil sahipliği oranında da hızlı bir artış olmuştur.
1960-1980 yıllarında Türkiyede 3-4 araç modeli ile sınırlı kalan otomobil piyasası, günümüzde 20'nin üzerine çıkan marka ve her bir markanın kendi içinde ürettiği en az 5-6 farklı model ve seri ile çok daha yüksek oranda tercih imkanı sunmakta, bunun yanı sıra hiç peşinatsız kredi ile araç sahibi olma imkanının yanı sıra, her bütçeye hitap edecek uygunlukta araç bulunabilmesi araç edinimini kolaylaştırmaktadır.
Bu imkanların çeşitliliği, kolaylığı arttıkça en yüksek ve pahalı olanın görünürlüğü, diğerlerinin sıradanlığı gibi bir durum oluşturmakta, rekabetin yönü de bu minval üzere cereyan etmektedir. Görece bir kavram olan lüks, sınır tanımamakta, hiç kimsenin sahip olmadığına veya elindeki modelden daha üste çıkma arzusu, yarış haline gelmiş, insanların birbirlerine muameleleri de otomobilin lüksüne göre olunca da Nasreddin Hoca merhumunun “ye kürküm ye” kıssasını hatırlatır olmuştur.
Ataların "At Sahibine göre kişner" sözü; bineğin (yönetilenin-çalışanın) gücünü sergilemesinin binicisinden (yöneteninden- çalıştıranından) geldiğini anlatmak içindir. Bu sözü konumuz olan otomobil özelinde yorumlarsak;  Günümüz modernite ve kapitalizm kıskacındaki gösterişçi insan açısından durum tersine dönmüş, bineğin öne geçtiği, gücün, iktidarın, meziyetin binekten alındığı bir resme dönüşmüştür. Bu ters yüz olma durumu da, en başta alıntısını yaptığımız araştırmanın sonuç verilerinin aslında sebep açıklamasıdır.

Sosyolog
Recai Uzun

3 Mart 2020 Salı

YOKLUK VE VARLIK KAYNAKLI KUŞAK ÇATIŞMASI


YOKLUK VE VARLIK KAYNAKLI KUŞAK ÇATIŞMASI



Yaşı Kırkın üzerinde olanlar bilirler; 1980 öncesi, günümüze göre yokluğun baş gösterdiği dönemlerdi. Hali vakti yerinde olanlar dahi bazı ürünleri bulamaz, istese de sahip olamazdı. Bu, yoksulluktan kaynaklı yokluğun ötesinde, ülkede bulunmamaktan kaynaklı bir durumdu. 1970’lerde dünyada başlayan, 1980 darbesi ile ( darbe bu durumu hazırlamak için yap(tır)ılmıştır.) de Ülkemize yerleşen küreselleşme ve tüketim kültürü ile malların piyasada herkesçe ulaşılır, alınır satılır hale gelmesi ile “yokluk” ortadan kalkmakla kalmadı, bolluk dönemi başladı. Toplum her türlü mala ulaşır, kullanır, tüketir oldu, öyle hale geldi ki yurtdışında üretilen bir ürün, daha üretildiği ülkeden önce Türkiye’de satılır oldu.
Bu durum sosyal yaşamımızı nasıl etkiledi? Ülkemizde üretilmeyen ürünlere dahi kolayca sahip olmamızın, bize kazandırdıkları yanı sıra kaybettirdikleri neydi? Bolluk içinde olmamıza rağmen, yokluk zamanlarına göre daha mutsuz olmamızın, psikolojik sorunlar yaşamamızın kaynağı bolluk mu? Sosyal yaşamımıza etki eden bolluk, kültürel hayatımıza nasıl etki etti?
Günümüzde genel görünüm; gençlerin, yaşı ileri olan kesime göre tutumlu olmadıkları, savurganlık ettikleri, ellerinde olanın kıymetini bilmedikleri yönündedir.
1980 öncesi, Türkiye’nin genel bir yoksulluk dönemiydi. Halkın 1980’lere kadar %50’sinden fazlası köylerde yaşadığından, ayrıca kırsal yoksulluk ve yokluk döneminde yaşayan bugünün ileri yaş grubu, o dönemin kendine has, yediğini giydiğini bulamamanın verdiği aşırı yoksunluk halinin vermiş olduğu, sahip olduğunun kıymetini bilme alışkanlıkları, günümüz bol ürün, bol para alışkanlığı içindeki kuşak ile arasında uçurum oluşturdu.
Bu Sosyolojik kuşak farkının, özellikle geçiş süreci olmadan çok hızlı cereyan etmesi, günümüz gençliği açısından uç noktaya savrulma sorunu üretti. Bunun etkilerini israf boyutunda açık net gözlemlerken, gösterişçi tüketimi, getirdiği lüks tüketim boyutunda da izlemekteyiz.
Bu durum, ülke ekonomisi açısından ithalat kökenli tüketim ile kaynakları dışarı akıtırken, diğer taraftan bireysel tasarruf oranlarının çok düşük kalması sorununu üretti. Lüks tüketim mallarının Avrupa menşeili olması, Avrupa’nın ürününü yanı sıra kültürünü de ithal etmemiz sebebiyle, kültürel alanda da Avrupa kökenli akımlar başladı. Ekonomik tutumdan kaynaklı yaşanan kuşak çatışması ile genç neslin; saç, sakal, konuşma, oturması, kalkması, giyinmesi kültür boyutu da yadırganacak ölçüde olması da, ayrı bir çatışma konusu oldu.
Eskiden bayramlarda kıt kanaat giyim kuşam alınabiliyordu. Alınan elbiseler, ayakkabılar bayram sabahı büyük bir heyecan ile giyinilir, bayramlaşmaya gidilirdi. Bu durum eski kuşak insanlarımızın hafızasında her daim varlığını koruyan, en az bir bayramda alınan bir elbisenin veya ayakkabının heyecanı, sevinci hâlâ bugün zihinlerde anısı vardır. Eski bayramlara özlemin bir kısmını oluşturan belki de işin bu tarafıydı.
Eski bayramlara heyecan katan elbise, ayakkabı artık bayramı beklemeden istediğin vakit alınabilmekte, sadece bayramlarda alınabilen “cam şekeri” şimdinin jelibon bonibonlarına ulaşmak bir market uzaklıkta, para dersen hep el altında, kısacası eski bayramların heyecanı, genç nesil için artık “her gün bayram” olduğundan duygu ve heyecan farklılığı, değerler çatışmasının nedenidir.
Sonuç olarak ömrünün en güzel çağlarında, yeri gelmiş aç kalmış, dolmuşa binmeye parası olmadığı için yayan işe gitmiş, derdini tek sırdaşı eşinden başkasına bildirememiş, maddeyi değil değerlerini öncelemiş, çile içinde yaşlanmış bir nesil, kendi yokluklarından var ettiği bolluk içindeki bugünkü neslinden göremediği vefanın yanı sıra anlaşılamamanın verdiği hüzün;
Diğer tarafta, gençliği yoklukla geçmiş bu insanların, bolluk içinde yaşayan çocukları, torunları, maddeyi öncelemekten manaya vakit ayıramayan, cebi dolu olsa da mutlu olamayan, şükür, kanaat kavramlarına yabancı genç bir nesil.
Bu durumun böyle olmasında “biz yapamadık o yapsın”, “biz yaşamadık o yaşasın” düşüncesi ile biraz da eski neslin katkısı olduğunu, çocukluk dönemlerinde her isteği şımarıkça yerine getirmenin, milli manevi değerleri öğretmeden yetiştirmenin, ileride yaşanacak kuşak çatışmasının temeli olduğu da gözden kaçırılan sosyolojik bir gerçektir.
Günümüz gençliğine tavsiyem, çektiği yokluklar, çileler ile bugün belki de beğenmeyip burun kıvırdığınız varlığın temelini atan bu insanlar, o zamanın gerek sosyolojik gerek psikolojik etkilerine maruz kaldılar. Bugün sizin yaptığınız veya yapmadıklarınıza aşırı tepki vermelerinin altında, kendi yaşadıkları ile sizin yaşadıklarınızı kıyaslamaları, tabir yerinde ise hayıflanmaları var. O sebepten, onları anlamak için o dönemin şartlarını empati yaparak bir kez daha düşünün.






Sosyolog
Recai Uzun