LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-3
LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-3
Bu yazı serimize “Corana Virüse Türkiye'de rastlandı haberi ile birlikte, temel ihtiyaç ve sağlık malzemelerine hücum paniği yaşandı. Burada panik yapıp şuursuzca market raflarını boşaltanlar kadar, bu durumdan fırsat ile fahiş fiyat uygulayanların durumu, toplumca sorunlu, inanç ve değerlerin zafiyeti ile ahlak sorunu içinde olduğumuzdur.” Diyerek başlamış, nasıl bu hale geldik diye sormuştuk. Yazımızın bu kısmında günümüz esnaflık ile Osmanlı dönemi Ahilik teşkilatı konularına değinerek, bulunduğu bölgede hemen hemen toplumun her kesimine dokunabilen, iletişimi olan bu sosyal sınıfın toplum üzerindeki etkilerine değinmek istiyorum.
Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilâtıdır. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahi Evran'a Ahi Baba da denir. (Wikipedia)
Ahilik Osmanlıda, Selçuklu ile başlayan ve 14.,15.,16. yüzyıllarda "ahi" adıyla, 17. yüzyıl sonrası Lonca sistemi ile devam eden Esnaflık sistemi sıkı bir disiplin ile ticareti, alışverişi organize eden, otoritesi toplum ve devletçe kabul gören, yarı resmi bir konumu olan sistemdi. Çırak, kalfa ve usta sistemi ötesinde malların dağıtımı, ticari ahlak kurallarının ayakta tutulması, fahiş fiyat uygulamaları, rekabetçilik, karaborsacılık, ekonomik kaynakların israf edilmemesi, vatandaşın spekülatörlerden korunması gibi çok yönlü bir kurum kimliği yanında bu kurumun işleyişinde görev alan, ahi babası, ihtiyar heyeti, kethüda, yiğitbaşlar sırf esnafın ticari işleriyle maddi durumları ile ilgilenmez manevi duygularını ve ahlaki durumlarını da şekillendirirlerdi. (İsmail Cem Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi)
Toplumun sosyal yapısının şekillenmesine önemli yer tutan Ahi edebi ile yetişmiş, belli basamakları geçerek Ahi vasfı alan kişiler, toplumun önünde rol model olmuşlar, dini ve ahlaki yaşam tarzları ile kendilerine rehber edindikleri ahi teşkilatı öğretilerini, bizzat yaşayarak halka bu değerleri hatırlatarak uyulması gereken normların, uygulanmasında, yaşayan bir organizma olmuşlardır.
Ahilik kökeninden kaynaklı esnaflık sistemine verilen kıymet, mevcut esnaf kültürünün son yıllarda çoğu kez şahit olduğumuz stokçuluk, karaborsa, fahiş fiyat ve fırsatçılık eylemleri ile anılır olması, toplum nazarında bu sınıfı sorgulatır olmuş, esnaf sınıfındaki ahlaki aşınma topluma da yansımıştır.
Bireysel ahlaki bozulma fert bazında kalmamakta, tüm topluma yayılan bir unsur olarak toplumsal bozulmayı getirmektedir. Bu durumu Herbert Spencer Ahlak İlkeleri adlı eserinde çok iyi özetleyerek “Herkes ahlaklı olmayınca hiç kimse ahlaklı olamaz” der. Yani birinin ahlaka uygun olmayan davranışlarda bulunması, diğerlerinin de ahlak dışı (gayri ahlaki) davranmasına neden olur.
Bu aşınmanın sebebi bellidir aslında. Batıdan bize bulaşan maddiyatçılık ve ferdiyetçilik hastalığı ve onun en büyük özelliği üreten değil, tüketim toplumu oluşturma temelinde yatmaktadır.
Jean Baudrillard’ın Tüketim toplumu adlı eserinde Gervasi: " Tercihler rastgele yapılmaz, toplumsal olarak denetlenirler ve içinde gerçekleştirdikleri kültürel modeli yansıtırlar. Herhangi bir mal ne üretilir ne de tüketilir: Mallar, bir değerler sistemi açısından bir anlama sahip olmak zorundadır." Bu, bütünleşme terimlerine dayanan bir tüketim perspektifine götürür: "Ekonominin amacı birey için üretimin azamileştirilmesi değil, toplumun değerler sistemiyle bağlantılı olarak üretimin azamileştirilmesidir." der. Toplumun tüketme kültürü ile gösterişçi ve hedonist hale getirilmesi, değerlerin maddiyata kayması, maneviyatın terki gibi bir durumu getirerek tükettikçe tükenen insandan, tükettikçe ayrışarak birlikteliği zayıflayıp tükenen topluma dönüştük.
Tüketmenin, tükenmenin ironisi olan PARA, eski çağlarda takas ekonomisi ile belli malların takasına imkan tanımadan çıkıp, bugün her türlü mal ve hizmeti en çabuk elde etmenin olmazsa olmaz aracıdır. Bu özelliği ile her türlü maddenin karşılık bulduğu bu enstrüman için verilen mücadele, bireysel ve toplumsal bozulmanın temelidir.
İsmail Kitapçı, İktisat Sosyolojisi adlı eserinde “para, Weber'in modern toplumlarda rasyonalizasyon süreci olarak gördüğü şeyin önemli bir parçasıdır” dedikten sonra “Para, şeyleşmiş bir sosyal dünya yaratmakla kalmaz; niceliğin nitelik üzerindeki hakimiyetini arttırarak, bu şeyleşmiş sosyal dünyanın giderek daha da rasyonelleşmesine neden olur. Para, niteliğin nicelik içinde çözülerek kaybolması, her şeyin niteliğinden bağımsız olarak renksiz sayılarla ölçülmesi, kısacası niteliğin niceliğe indirilmesini en iyi ifade eden biricik sembolüdür. Dolayısıyla toplumsal bir kurum olarak para, yerleşik olduğu toplumsal çerçeveden ayrı tutularak anlaşılamaz. Para bize bir toplumun işleyişine ilişkin içgörü verdiği gibi aynı zamanda toplumun yapısı hakkında da bilgi sunar.” der. Her şeyi manevi değerlerden soyutlayıp maddi olgulara indirgeyip bir kenara bırakan, sevgiyi ve saygıyı hatta dini bile rakamlara esir eden bir sembol para.
Yavuz Bahadıroğlu’nun Dindarların Para Ve İktidarla İmtihanı Eserinde, bu durumun ağırlıklı olarak 1983 Neo-liberal politikalar, serbest piyasa ile başladığına vurgu ile şöyle tespitte bulunmaktadır.
- "Dost" saydıklarımızın bile dertlerini kendimize dert etmiyoruz...
-Zaten o kadar az dostumuz var ki: Hepsi hepsi birkaç tane. Gerisi, dostluk maskesi takılmış menfaat ortaklığı...
-Bu yüzden ayağımız sürçtüğü anda etrafımız boşalıyor.
-Menfaat ortaklığının özelliği budur. Sadece ortada paylaşılacak menfaat olduğu ve paylaşma sürdüğü müddetçe vardır.
-Taraflardan biri tökezler tökezlemez de, dost zannedilen kişiler bu tökezleme den nasıl faydalanacağının hesaplarını yapmaya başlarlar..
-Bu epeydir böyleydi; 1983 (neo-liberal politikalara geçişin miladı) yılından bu yana ise yoğun biçimde böyle..
Topluma yön veren kurumların maddiyatçı olması, dini ve ahlaki kurallar içeren ahilik teşkilatının maddelerini terk ederek liberal politikaları benimsemesi, bu ideoloji çerçevesinde şekillenen hayat, para kazanmak için her şeyi mubah görme, ticareti fırsatçılık; krizleri ise fırsat çevirme güdüsüne dönüştürmüş, bu da toplumda güvensizlik ve ayrışma doğurmuştur. Paran, evin, araban, makamın kadar değerlisin anlayışı, toplumda maalesef yeni normaller olarak hayat bulmuştur.
Peki bu sorunların çözümü nedir? Bu sorunun cevabından devam ile bir daha ki yazımızda devam edelim.
Sosyolog
Recai Uzun
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder