LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4
Son
yazımızda ahilik teşkilatından ve topluma yön vermesinden
bahisle bu yazımızın çözüm odaklı olacağını belirtmiştik.
Ahilik
teşkilatı temel ilkelerinden birkaç maddeyi sıralayarak
başlayalım.
-Ahdinde,
sözünde ve sevgisinde vefalı olmak, gözü, gönlü ve kalbi tok
olmak
-İnsanların
işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak
-Zenginlere,
zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak, Allah için sevmek
-
Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan çekinmemek (Yavuz
Bahadıroğlu)
Önceki
yazımızda da sıraladığımız olumsuzlukların bir kaçını, bu
temel ilkeleri yaşar ve hayatımıza uygularsak çözüm olacağı
aşikardır. Eski(meyen) değerlerimizi hayatımıza tatbik etmekten
başka çaremiz yok! Sözün senet olduğu, herkesin borcuna ve
borcunu vereceği güne sadakat gösterdiği dönemlerden, çekin
senedin mahkemeler vasıtasıyla icradan tahsil edildiği ve
edilemediği günlerdeyiz. Güven unsuru en küçük esnaftan tutun
holdingler bazında sorunlu hale gelmiştir.
Güven,
ister mal satan ister mal alan olsun, her kesim için olmazsa olmaz
şarttır. Bireysel boyutu kadar toplumsal boyutu açısından önemli
olan bu kavramın ülke gelişimine çok büyük etkisi vardır.”Güven
kavramının önemli bir özelliği de işlem maliyetlerini
azaltmasıdır. Knack ve keefer'e göre düşük güvene sahip
toplumlarda iktisadi aktörler, izleme ve denetim mekanizmalarına
yoğunlaştıkları için işlem maliyetleri artmakta ve bu durum
inovasyon için ayrılması gereken zaman ve çabayı azaltmaktadır.
Bunun sonucunda ise kaynaklar üretken yatırımlardan ziyade üretken
olmayan alanlara doğru yönelmektedir. Buna karşın bir toplumda
Güven ne kadar yüksekse, başkalarının davranışını kontrol
etmek için daha az denetime ihtiyaç olacaktır. Bu gibi durumlarda
insanlar başkalarından korkmazlar ve bu nedenle bilgi ve diğer
kaynakları değiştirmeye daha isteklidirler. Bu tür özellikler
inovasyon yaratmada önemli bir faktördür.” (İsmail Kitapçı
İktisat sosyolojisi) güvensizlik bireyden başlayıp devlet
boyutunda geri kalmışlık üreterek devleti oluşturan tüm
unsurlar ile açık bir kısır döngü oluşturmaktadır.
Güvenilir
olmak, ahlaklı olmak bizim kültürümüzün temelinde olan
değerlerimizdendir. Açıkça da görünmektedir ki kültürümüzü
kaybettikçe sırasıyla sahip olduğumuz değerler, teker teker
elimizden gitmekte, hayatımız değersizlikler üzerine temelsiz
yükselmektedir. “Kültür, sosyal bir varlık olan bireylerin
şahsiyet kazanmasında en temel unsurlardan biridir. Kültür,
bireyler arası anlaşmayı sağlayarak toplumu meydana getirir.
Biyolojik varlıkların sosyal varlığa dönüşmesini sağlayan
temel kurucu öğe kültürdür. Kültür, duygu, düşünce ve
davranışlara şekil ve disiplin kazandırır. Bireylerin ve
toplumların kimlik algısını oluşturur. Bu sebeple, kültürün
fert ve topluma yaptığı telkin ve tembihlerin toplumsal barış,
dayanışma ve dolayısıyla da bütünleşmeye Hayati önemi vardır.
...Sosyolojik savaşların en stratejik ortamı, hedef toplumun
bütünlük ve dayanışmasını belirleyen ortak kültür olmuştur.
Aynı şekilde, sosyolojik saldırılara karşı savunulacak en
stratejik savunma alanı da kültür alanıdır. Üçüncü dünya
ülkeleri, Batılı toplumların sanayileşmesi karşısında, aynı
değişmeleri yaşamak için, sistematik bir şekilde kültür
alanında değişime yönlendirilmiştir. Özellikle Osmanlı'da,
Tanzimat'tan bu yana ısrarla kültürel batılılaşma düşüncesinin
empoze edilmesi, planlı bir sosyolojik operasyondur. (Yusuf Çağlayan
Sosyolojik Savaş)
Batı’nın
maddiyatçı, ferdiyetçi değerlerine iki elle sarılmamız bize
kendi kültürümüzü ve değerlerimizi bir kenara atmayı getirdi.
Dolayısıyla temelden başlayarak binayı ayakta tutan taşıyıcı
kolonlarımız hasar gördü.. Tekrar bu değerlerimizi inşa
etmekten başka çaremiz yoktur. Kolonları eksilmiş, yıpranmış
binalar nasıl ki küçük şiddetli bir depreme dahi dayanamıyor
yıkılıyorsa, bugün en basiti salgın hastalık ortamında
fırsatçılık, stokçuluk ile toplumsal bağı, dayanışması
kopmuş bir milletin de mevcut durumdan hasarsız çıkması mümkün
değildir.
Toplumsal
dayanışmanın var olduğu milletleri alt edemeyeceğini bilen Batı,
boş durmamış bunun için teoriler üretmiştir. “Bir toplum
üzerinde hâkimiyet ve malikiyet kurulmasında en stratejik
sosyolojik hedefi, o toplumun dayanışması ve dolayısıyla da
dayanışma kültürü oluşturur. Çünkü dayanışma,
bireylere ve toplumlara, kendilerine yönelecek tehditlerle başa
çıkabilme kapasitesi kazandırmaktadır. Bir toplumun
dayanışması yok edilmedikçe, o toplumun üzerinde siyasi,
ekonomik ve askeri hakimiyet kurulamaz” "Antropoloji,
'strüktürel fonksiyonalizm' başlığı altında kuramsal modeller
üretmiş, bu teori Malinowski ve Parson gibi antropolog ve
sosyologların eserleri yoluyla, akademik olarak güçlü bir nüfuza
sahip olup, aynı zamanda Batılı olmayan toplumların
politik değişimi için, yeni kuramsal metodoloji
sunmuştur. Strüktürel fonksiyonalizm, her bir toplumun, tarih ve
geleneklerine uygun olarak kurulmuş yapıları bağlandığına
işaret ediyordu. Bu yapılar, politik, ekonomik ve sosyal
fonksiyonları yerine getirmektedir. Herhangi bir toplumu
değişikliğe uğratmak için, onun yapıları değiştirilmeli; ta
ki, fonksiyonları otomatik olarak değişsin, Çünkü
insan faktörünün Zihni yapısındaki değişimler ile orantılı
olarak davranışlarının değiştiği onun da toplumsal yapıya aks
ettiği bir vakıadır." (Yusuf Çağlayan Sosyolojik Savaş)
Son
metinde de açıkça görüldüğü gibi baştan değişime (bozulma)
hareket verilip buna alıştırıldıktan sonra artık bize ait bir
kültür, bir değermiş gibi farkında olmadan yaşamakla birlikte
artık otomatik bir hayat standardımız haline gelmektedir. Batı
bize bunu modernite altında sunarken bazı alt zeminler hazırladı.
Bunu için ilk hareket 1800’ler sanayi devrimi kapitalist liberal
sistem, devamında paylaşım savaşları oldu. 1945-1950 fakirliğin,
yokluğun zirve yaptığı yıllar ile kente göç eden insanlarımız,
köy-kent ikilemi, gecekondu hayatı, köyü kentTe yaşamak isteyişi
fakat beceremeyişi, kuşaklar geçtikçe kentli olan nesiller…
Kent
hayatının oluşturduğu modernite, insanları insan yapan
özelliklerini yok etti. Kent hayatının fosforlu tabelaları,
yüksek aydınlatmalı vitrinleri, konutların ürettiği yetmezmiş
gibi ayrıca ışıklandırılan binalar bir çelişki oluşturduğu
ışıklar içinde, karanlıkta kalan insan ve insanlık...
Kır
hayatının ışık kirliliğinden korunmuşluğundaki yıldızları
ve kayışlarını izlemekten mahrum kent insanı, Hazreti İbrahim'in
Yaradan’ı bulmak için sorduğu soruları kendine soramıyor.
Dağların yüksekliği, ıssızlığı temiz zihinle tefekkürü
artırırken, şehrin kalabalığında insanlar birbirine
çarpmamaktan ve geçim derdinden başka bir şey düşünemiyor.
Kent
hayatında yüksek yüksek binalardan ne ufuk çizgisini, nede engin
bulutları göremeyen insan, ufuktan alacağı engin düşünce,
buluttan alacağı rahmet, bereket konulu hayat dersini alamıyor ve
öngörüden yoksun, rahmet ve bereket kavramlarından mahrum
kalıyor.
Şehir
hayatı tüm sistemleri ile sanayi üretimi yapıp insanları varlık
sahibi yaparken, aslında ne kadar yoksulluk veriyor bunları idrak
edemiyoruz. Tarlasındaki ekinin, ağacın, meyvenin büyüdüğünü
izleyemeyen insan, Vereni, Büyüteni düşünmeyi düşünmüyor.
Emeğin sabır, sabrın selamet olduğunu bilmiyor. Şehrin hızı
sabırsızlık, tahammülsüzlük üretirken, geçici hazların
peşinde oradan oraya koşmaktan, daha büyük mutluk kaynağı
olanın tarladaki ekinin, bahçedeki meyvenin büyümesinin olduğunu
bilmiyor.
İşte
tüm bunları bildiğimizde, bilecek mekana geçtiğimizde, o
mekanların bize verdiği tüm değerleri tekrar aldığımızda,
sorunlarımızı çözmüş olacağız.
Sosyolog
Recai
Uzun
Harika yorumlarında ötürü bizi en güzel şekilde bilgilendirme yolunda başarıların devamı dilerim...
YanıtlaSil