26 Şubat 2020 Çarşamba

EĞİTİM DİYE VERDİĞİMİZ, ÖĞRETİMDEN ÖTE GEÇMİYORSA EĞİTİM DEĞİLDİR.


EĞİTİM DİYE VERDİĞİMİZ, ÖĞRETİMDEN ÖTE GEÇMİYORSA EĞİTİM DEĞİLDİR.



"BİLGİ;
-Mütevazı insanı BÜYÜK YAPAR,
-Normal insanı ŞAŞIRTIR,
-Küçük insanı KİBİRLENDİRİR"
                 Brigitte Labbe                       

Eğitimi sadece öğretim olarak anlamamızdan sebep, öğretim ile bilgiye ulaşan insanımız, eğitim tarafında eksik kalmakta, diplomalı cahil ve kibirliler olarak hayata atılmaktalar. Öğretim, eğitimin sadece bir parçasıdır. Bilgi almak ya da öğrenmek kişiyi öğretimli yapabilir ama eğitimli yapmayabilir. Eğitim, doğum ile başlayıp mezara kadar devam eden bir süreci kapsar ki, okul kısmı bu sürecin sadece öğrenim ve uzmanlaşma nazarında bir parçasını teşkil eder. Ailenin, çevrenin, okul arkadaşlarının, öğretmenin bu süreç içinde ayrı ayrı yerleri ve etkileri vardır.
Aile, “okula gönderiyorum, tüm ihtiyaçlarını alıyorum” diyerek kenara çekilmemeli, okul da “ben öğretim veriyorum, okula geliş gidişlerine bakarım, gerisine bakmam” dememeli, öğretmen, “ben derse girer anlatırım, dinleyen dinler, anlayan anlar, dersimi verir çıkarım” dememeli. Aileler de çocuklarına vermedikleri, büyüklere, öğretmene saygı gibi ahlâki eğitimi, sırf okuldan beklemekle hata eder. Kitabın, kalemin, defterin, çantanın, spor ayakkabının marka olanını almakla, çocuğun en iyi eğitimi alması anlamına gelmeyeceği gibi, çocukta  bencillik, egosantrik, kibir gibi kötü sonuçlar doğurabilir. Amaç, çocuğa en iyi eğitim altında en iyi öğretim olmalıdır.

Bu bağlamda güncel konu "Filozof Çocuk Atakan" bir şekilde bilgi almış veya verilmiştir. Medyada ilk başta benim de bilgi tarafı dikkatimi çekerken, TV ve sosyal medyadaki röportaj görüntülerinde, eğitim tarafındaki boşluk topluma itici gelmiş, kibir emareleri, ahlâken istendik davranışların yerleşmemiş olması, dikkatleri bu yönde toplarken, beyin gücü ikinci plana kalmıştır. Bu durum bir kez daha gösteriyor ki; öğrenim evet ama eğitimsiz asla olmaz. Dini, Ahlaki, kültürel, toplumsal istendik davranışlarını vererek insanımızı diploma sahibi yapmayı amaç edinen eğitim-öğretim sistemi için çaba sarf etmeli, çocukları öğrendiklerinin göstergesi nottan önce, aldıkları eğitim ile mezun etmeliyiz.
Bunu yapmazsak, öğrenim almış fakat eğitimsiz kalmış bir yığın insan ile hayatımızın her yerinde karşılaşacak, belki işimizde bizim, belki okulda çocuğumuzun, belki devlet kademesinde ülkenin kaderi hakkında yön verenler olarak, kabiliyetsiz, ahlâki ve insani olarak kifayetsiz kişilere, geleceğimizi teslim etme gibi çok büyük bir sorun ile karşı karşıya olacağız.

Öğrenim alıp eğitimden yoksun olarak hasbel kader yüksek okulu bitiren birinin, mevcut durumunun, azıcık bilgisini büyütmesi sonucu kişiyi kibirlendirmesi kaçınılmazdır. "Ben üstünüm" ile hareket etmek, birinden bir bilgi, "akıl" almayı veya alabileceğini düşünmeme davranışı, kibrin ta kendisidir.
Kibirli insan bilgi alışverişine girmez. En kötüsü de kibirli insana bir konu hakkında soru sorulduğunda, şayet bilmediği bir konu ise “BİLMİYORUM” diyemez, bu tip kişilerin her konuda fikri vardır, ya da var gibi yapar ki en tehlikelisi de bilmediği halde, biliyormuş gibi yapmaktır. Bilmediğine bilmiyorum diyebilen, öğrendiği ile yetinmez, daha fazla bilgi için gayret eder. Bilmiyorum demek o kişiye daha fazla öğrenme gayreti katarken, bilmediğini bilmenin şuuru kişiyi bilgili mütevazi yapar ki  "İmâm-ı Â’zam" Ebu Hanife "Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım başım göğe değerdi." diyerek mütevaziliğinin zirvesine çıkarken, aynı zamanda sahip olduğu o kadar bilgiye rağmen, bilmediğini bilmek beyanı ile bilginin zirvesine de çıkmıştır. Biz gençliğimiz bu minval üzere yetiştirmek bilinci ve şuuru ile, eğitim ve öğretimin ayrımını anlayarak yapmalı, tüm hayatı kapsayan eğitimi, öğretimin üç beş notuna feda etmeden, tam anlamıyla aileden başlayıp okul ile devam eden bir süreç olduğu bilinci ile okullarımızda not kadar insani, ahlâki, milli manevi değerleri kapsayan eğitimi sıkı tutarak, geleceğimizi sağlam, hakkıyla eğitimli nesillere teslim etmeliyiz.

                                                                         Sosyolog
                                                                        Recai Uzun
               

20 Şubat 2020 Perşembe

ŞEHRİN YOĞUNLUĞUNUN, ENGELLENMİŞLİK HİSSİ BAĞLAMINDA PSİKOLOJİK VE SOSYOLOJİK ETKİLERİ


ŞEHRİN YOĞUNLUĞUNUN, ENGELLENMİŞLİK HİSSİ BAĞLAMINDA PSİKOLOJİK VE SOSYOLOJİK ETKİLERİ


2019 TÜİK verilerine göre Türkiye'de araç sayısı 23 milyon, bunun %54'ünü otomobiller oluşturuyor. En çok araç 4 milyon ile İstanbul'da bulunurken, 15 milyon 519 bin nüfuslu kentte 4 milyon 187 bin araç sayısı göz önüne alındığında, 4 kişiye 1 araç düşmektedir. Şehrin nüfusu ve araç sayısı Avrupa'nın birçok ülkesinden daha fazla bir rakama denk gelmektedir.
Türkiye’nin nüfusu en kalabalık ili İstanbul'da, kilometrekareye 2 bin 841 kişi düşerken, ilçeler bazında bu rakamlara baktığımızda kilometrekareye; Güngören ve Gaziosmanpaşa’da 41 bin, Bahçelievler’de 35 bin, Bağcılar’da 32 bin kişi düşmektedir. Şile 47, Çatalca 64, Silivri 225 ve Arnavutköy 623 kişi ile kilometrekareye en az nüfus yoğunluğu olan ilçelerdir.
Şehrin bu kadar kalabalık olmasının yanı sıra alt yapı ve üstyapının yetersiz olması, hayatı belirgin olarak zorlaştıran unsurlar, alışverişte, bankada, hastanede, eczanede, toplu taşımada kuyruk ve yoğunluklar yaşanmakta, adeta insan seli görüntüsü ile yaya akışı, yollarda araç akışı, sıklıkla görünen manzaralar haline geldi. Bu durum, sürtüşmeye dolayısıyla da stres ve sıkıntıya sebebiyet vermektedir.
Otomobil, bilgisayar, internet başta olmak üzere hayatın hızının önemli olduğu günümüzde,  insanların trafikte gerek araçları ile gerekse yaya olarak hızlarının düşmesi veya durma noktasına gelmesi, evden işe, işten eve veya gezip dolaşma eylemlerinde bir sürü engelin amaca ulaşmasına set olması, engellenmişlik hissi oluşmasına sebebiyet vermektedir.
Engellenmişlik hissi, psikolojik bir durum olup bu yaşamın her alanında, hedefine veya arzusuna ulaşmak isteyen insanların, bu gayreti esnasında engel vazifesi gören kişi, söz, davranış veya fiziki bir engel gibi birçok unsur, bu hissin oluşmasına sebep olabiliyor. Engellenmişlik hissi, nefret kaynaklı öfke birikiminin yanı sıra aşırı güvensizlik ile birleşerek şiddet eğilimini artırırken, toplumsal bağları aynı oranda zayıflatan bir sonuca sebebiyet vermektedir.
Toplumda oluşan güvensizlik, tedirginlik hali bireysel bazda psikolojik etkiler sergilerken, toplumsal çözülme, ortak değerlerden, milli ve manevi birlik duygusundan uzaklaşma gibi toplumsal zâfiyet üretmektedir. İnsanların en ufak bir sürtüşmeleri çatışma doğurmakta, cinayet boyutunda kavgalar çıkmaktadır.
Araç sahipleri koltuklarının altında çeşitli ebatlarda sopaları, araçlarında aksesuar gibi taşırken, delici kesici aletlerin boyutları savaşa giden eski çağ askerlerini anımsatmakta, bu durum aslında toplumun savunma güdüsünün ötesinde, saldırmaya hazır bulunma, her ortamı tehlike varsayma ile tetikte olma ihtiyacı algısının göstergesidir.
Mevcut psikolojik ve sosyolojik bu travmanın çözümü, bu durumun devlet politikalarınca ülke meselesi olarak ele alınması ile başlayacak projelendirmeler ve vatandaşların birlik beraberliğini güçlendirecek faaliyetlerle, tüm toplumun bilinçlenmesi ile olabilir.
Büyük şehirlere akın eden insanımızı, kendi toprağında mutlu edemedik. Tarım azaldı, çiftçi nüfus neredeyse bitme noktasına geldi, kente göç edecek insanımız kalmadı desek yeridir. İnsanlarımızın doğduğu topraklara geri dönmesini cazip hale getirecek politikalara ihtiyacımız var. Kentin; eğitim, sağlık, ekonomik imkânlarını ülkenin tamamına yaymak sureti ile kırsal bölgede yaşayan insanlarımız için kentin cazibesini azaltabileceğimiz gibi, kentten köye tersine göçü de destekleyen unsur olacaktır.
Mimarinin dikey gelişiminden yatay yayılımına geçmeliyiz. Bu, kararlı merkezi yönetim ve yerel yönetimlerin uygulamaları ile rantı önceleyen tutumlardan vazgeçerek, insanı önceleyen şehir donatıları ile insanlara nefes alacak alanlar açılmalı.
Okullarda iletişim, empati kurma, diğergamlık, eşitlik, adalet gibi kavramları geliştiren dersler müfredatlara konulmalı, sorunla karşılaşan bireylerin düşünme, çözüm üretme, hakkı olanı talep etmek kadar, hakkı sahibine teslim etme bilinci verilmeli.
Güvensizlik, şüphe, korku kaynaklı şiddet sarmalından kurtulmak için, insanların birbirine potansiyel tehlike algısını ortadan kaldıracak olan, dinimizin emri selam yayılmalı, insanların birbirine güven duygusu verecek bir güler yüz, bir selam, herkesçe yaygın olarak uygulanan kültürel bir alışkanlık haline getirilmeli.
Potansiyel saldırganlık algısının yıkılması, öncelikle güvensizlik ve korku kaynaklı nefret ve öfke durumunu önleyici bir unsur olacaktır. Bireylerin psikolojik, bedeni, ahlaki, sağlığı toplumu; toplumun sağlığı ülkeyi sağlıklı kılar. Her geçen gün güvensizlik, korku, nefret duygusu içinde yaşamaktan bir an önce çıkmak için acil tedbirler almalı, ben demekten tekrar biz demeye başlamalı, yoksa etrafımızı saran ateş çemberini yarıp çıkmamız gereken olası bir gün geldiğinde, bize lâzım olacak olan birlik ve beraberliği bulamayabiliriz.




Sosyolog
Recai uzun






19 Şubat 2020 Çarşamba

TOPLUM VE ANOMİ


TOPLUM VE ANOMİ

Cemil Meriç, Bir Facianın Hikayesi adlı eserinde, Durkheim’in Toplumsal İş Bölümü ve Anomi (Normsuzluk, kanunsuzluk) Kavramlarına atıf yaparak şöyle der. “Anomi, Durkheim tarafından uydurulan ve o zamandan beri sosyolojik tahlilde mühim bir yeri olan mefhum.” Sosyal İş Bölümü'nde (1893), “düzeni sağlayan ahlâk ve hukuk kuralları ortadan kalkınca toplumun bütününü kucaklayan hastalık” olarak tarif eder. Tarihin belli dönemlerinde “davranışları biçimlendiren ve idealleri inşa eden değerler sistemi ile fertler arasındaki münasebetleri alt üst olur. Bu buhran, toplumun bütününü sardığı zaman “anomie” vardır; “anomie” dayanışmanın yok oluşudur.” Durkheim'e göre, sosyal iş bölümü kendine has bir dayanışma biçimi yaratır: Organik dayanışma. Sosyal faaliyetlerin farklılaşması ile toplum üyelerinin ortak duygularında değişmeler olur; bu da sosyal inançların gevşemesine yol açar; toplum imajının yerini kişi imajı alır.”

Alfred Adler ise İnsanı Tanıma Sanatı adlı eserinde Cemil Meriç’in Durkheim ile ilgili bu tespitlerini destekler mahiyette aklı başında hiç kimse toplumsallık duygusuna sırt çevirerek, onun yeterince etkinliğinden uzak kalarak büyüyüp gelişemez.” Devamında ise “insan yaşamının gelişimi ancak koruyucu bir toplumun varlığıyla mümkün olmuştur. Öte yandan, yaşamın gerekleri, insanların birbirinden ayrılmasına değil, aralarında bir dayanışmanın doğmasını sağlayan bir işbölümü’ne yol açmıştır. Herkes bir işi başkalarıyla dayanışma içerisinde yapmak, başkalarıyla bir dayanışma içerisinde yaşamak zorundadır. Bu da, insanın ruhunda yükümlülük olarak yer alan birtakım büyük ilişkilerden doğmasına neden olur.”  Diyerek toplumsal iş bölümü ve uyumun insanı var eden ve varlığının temeli olduğunu vurgular.
Toplumun varlığı ve devamı ancak birlikte yaşama ve kurallarına uymak ile mümkündür. Toplumsal iş bölümü, toplum içinde kendiliğinden hayat bulan bir süreç olup, fiili olarak bir düzen içinde yaşamın içinde yerini alır. İnsanın ihtiyaçlarının tamamını kendisinin karşılayamayacağından, bütün işleri kendisinin yapamayacağından sebeple oluşan toplumsal İş Bölümü,  Adlerin’de belirttiği gibi: “insanın ruhunda yükümlülük olarak yer alan birtakım büyük ilişkilerin de doğmasına neden olur.” Bunlar yazılı hukuk kuralları yanı sıra toplumsal norm ve ahlak kurallarıdır.

Durkheim’in Anomi kavramını; “ İş Bölümü’nde düzeni sağlayan ahlâk ve hukuk kuralları ortadan kalkınca toplumun bütününü kucaklayan hastalık”  olarak tanımlamasından da anlaşılacağı üzere Toplumsal İş Bölümü bir kurallar ve normlar silsilesi ile oluşmakta, bu işleyişte hukuki ve ahlaki bozulmalar, tüm topluma sirayet edip kucaklayan bir hastalık hali olarak nitelenmekte,
Adler’in aklı başında hiç kimse toplumsallık duygusuna sırt çevirerek, onun yeterince etkinliğinden uzak kalarak büyüyüp gelişemez.” Diyerek kişilerin, gerek hukuk gerekse ahlaki kurallara uymama davranışları, zaman içinde toplumun genelinde hakim bir davranış hali almasını doğurur. Bu da toplumun geri kalmasına, gelişememesine ve kalkınamamasına sebep olur.
Toplumda İş bölümünden kaynaklı Toplumsal Dayanışma, Yine toplumda oluşan Anomi ile yok olur. Toplumsal dayanışmanın bozulması, sosyal faaliyetlerin farklılaşmasını ve ortak değerleri zayıflatırken, kişiselleşme ön plana çıkar, toplumsallık kaybolur. Sosyal faaliyet ve ortak değerler kavramına: Din, ahlak, norm, örf, milli birlik gibi değerlerin toplumda edindiği değer olarak baktığımızda bunların zâfiyeti Anominin genel tanımı içindeki toplumu saran hastalık boyutunu ifade etmede ve yıkımın boyutunun varacağı yeri bize daha iyi anlatır.

 Ülkemizde Anomi olarak görülenleri ve sorumuzu sorarak bitirelim. Yaşlıya hürmetten tutalım, ticaretimizde serbest ticaret adıyla fahiş fiyat uygulamak, ürettiğimiz üründe malzemeden çalmak veya hile yapmak, hayvanlara işkence yapmak, devlet kapısında çıkar, menfaat, rüşvet, eşlerin birbirlerini, çocuklarını terk etmesi, fındık kabuğunu doldurmayan sebepten işlenen cinayetler… Bunların hepsi var mı ülkemizde? Var. Bunları hepimiz biliyor muyuz? Biliyoruz. Kanıtsayıp bunlara alıştık mı? Alıştık. Son sorum, onun da cevabını size bırakıyorum. Toplumca bir Anominin içinde miyiz?




          Sosyolog
          Recai Uzun

18 Şubat 2020 Salı

EVLİLİKTE SABIR, KANAAT ŞÜKÜR DEVRİNDEN HIZ VE HAZ DEVRİNE GEÇİŞ VE BOŞANMALAR


EVLİLİKTE SABIR, KANAAT ŞÜKÜR DEVRİNDEN HIZ VE HAZ DEVRİNE GEÇİŞ VE BOŞANMALAR


60-70 yaşında olan kişilerden duymuşuzdur. “Evlendiğimizde; bir kat yatak, bir tahta valiz, iki kap kacak ile yuva kurduk o günlerden bu günlere dişimizle tırnağımızla geldik” diye
 40-50 yıldır bir yastığa baş koyan, yokluktan gelen insanımız, bugün onların çocukları, torunlarına evi ve eşyaları dizili yuva kurup evlendiriliyor fakat şiddetli geçimsizlik ve ilgisizlik bahanesi ile yuvalarını bozuyorlar.
Eski evlilikleri, yoksulluğa rağmen uzun ömürlü eden; sabır, kanaat, şükür, toplumsal değerlere bağlılık idi. Bu günün hız ve haz neslinde, hedonist duygu ağır basmakta, gösteriş, şatafat ile değerlerin önemini yitirmesi evlilikleri çabuk bitirmektedir.
TÜİK verilerine göre: Türkiye'de evlenen ve boşanan insanlar rakamlarına baktığımızda, büyük bir sorunla karşı karşıyayız. “2018 yılında evlenen çift sayısı 553 bin 202, boşanan çift sayısı ise 142 bin 448 kişi, evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 2,9 azalırken, boşanan çiftlerin sayısı yüzde 10,9 artış gösterdi.”
Gençler evlenmek istemiyor, yuva kurmaktan imtina ediyor. Evlenen gençler, çocuk yapmayı öteliyor. Bireyselleşme, toplum ve topluluk olma isteğinin önüne geçiyor. Belki başka bir yazıda daha geniş ele alınacak bir konu olan evlenmekten imtina etmenin, hayatı daha geniş yaşama, bir kişiye bağlı kalmama, sorumluluk almama, buna bağlı korku ve endişe duyma, rahatını bozmama gerekçeleri yanı sıra “ekonomik özgürlük” gerek evlenmenin geciktirilmesinde, gerekse de boşanmanın çabuklaşmasında etken rol oynamaktadır.
Boşanmanın en çok olduğu evlilik yılı grubunda %34,6 ile 1-5 yıl arası evlilik evresi boşanmada en yüksek rakamı taşımaktayken, 6 ile 10 yıl arası evliliklerde bu oran %20,4’tür. Kabaca diyebiliriz ki boşanma vakalarının %50’den fazlası ilk 10 yılık süreç içinde gerçekleşmektedir.
2016 yılı TUİK rakamlarında, boşanma nedenleri sıralamasında; şiddet, kumar, içki, aldatma, ailelerin evli çiftte müdahil olması gibi sebepler sıralanırken, en büyük oran %50,9 ile ilgisiz, sorumsuz eşler kaynaklı boşanma başlığında görülmektedir. Bu yüksek oranlı ilgisiz sorumsuz ifadesi, görece bir kavram ki neye göre kime göresi sorgulanır bir durumdur.
Gençler, eş seçiminde değerleri (ahlaki, insani, dini, örf ve adetler) öncelemeyip, tercihlerini fiziki görünüş, maddi durum, iş(makam) gibi unsurlar üzerinde yapmaktalar. Bunu yaparken de eşler, hobi tutkusu altında gezmeyi, seyahat etmeyi seven eş, aranan özelliklerde üst sıralarda yer almaktadır. Eşler, çocuk yapıp aile kurma planı değil, turistik gezi ile hafta sonu etkinlikleri faal olan eş adayı aramaktalar.
Dedik ya haz ve hız çağı diye, bundan sebep eşler birbirlerinden beklentileri çabuk bitmekte, daha haz daha hız ki görece bir kavramdır, sonu ve tatmin noktası yoktur. Bunun neticesinde de bu evlilikten sıkıldım deme noktasına gelmekteler, boşanmanın adını ilgisizlik, duyarsızlık koyup işin içinden çıkmaktalar.
Evlenecek gençlere yuvanın, ailenin, çocuğun önemi ve değeri hissettirilmeli; bu değerler çerçevesinde gençlerin de dini, insani, ahlaki değerleri önceleyen eş tercihleri öncelik olmalıdır. Beklentiler ile gerçekler baştan belirlenmeli, sorunun her evlilikte olabileceği, önemli olan değerleri korumak ve yaşatmak adına, sabır ve sevgi ile evliliği sürdürmenin, bir ömür boyu evliliğin, geçici hazlardan daha büyük bir haz ve başarı olduğu anlatılmalıdır.
Hiç zahmet etmeden veya çok az zahmet ile yuvası kurulan gençler, maalesef zorluğunu yaşamadıkları yuvalarının kıymetini bilmiyor. Evladına iyilik yaparken kötülük yapan ebeveynler olduk. Bir evlat, içinde zahmeti bulunmayan bir mirası nasıl ki har vurup harman savurup yok ediyorsa, zahmetsiz kurduğu yuvayı hiç düşünmeden, sabretmeden, kurtarmaya çaba harcamadan yok ediyor. Dikkat ettiyseniz erkek ya da kadın tarafı olarak konu etmedim. Bu, her iki taraf içinde geçerli bir durumdur. 
Aile sisteminin, toplumun temeli olduğunu unutmamalıyız. Temeli sağlam olmayan bina nasıl çökerse, aile yapısı sağlam olmayan bir toplum da, sorunlar üretip çökmeye mahkumdur. Sorunları en baştan çözmeliyiz, milli, manevi değerlerimiz bizim tutunup ayağa kalkabileceğimiz en sağlam dalımızdır. Bu bilinç ile geleceğimizin teminatı güçlü bireyler için, güçlü aile yapılarının temelini atmalıyız.






Sosyolog
Recai Uzun




ÇİNDE ÇIKAN CORUNA VİRÜSÜ ÜZERİNE



ÇİNDE ÇIKAN CORUNA VİRÜSÜ ÜZERİNE
Dünya gündemi yine bir salgın haberi ile meşgul deli dana, domuz gribi derken yine bir salgın gündemde Çin merkezli salgın dünyayı panikletmiş vaziyette önleme karantina vs haberleri geliyor.
İnsanlık tarihinin MÖ 10000 de yani 12000 yıl önce avcı toplayıcı toplumdan yerleşik tarımcı düzene geçen insanlık yetiştirdiği hayvanlar ile iç içe yaşamaya başladı. Hayvanlarda var olan virüs türü hastalıklar insanlara geçmesi tekrar insanlara gelişim gösteren yeni virüslerin hayvanlara sirayeti ile bir kısır döngü içine girildi. Yerleşik hayatın beslenme alışkanlıkları ile boşaltımın aynı ortamda olması bugünkü deyimle hijyen olmaması mikrobik hastalıkları artıran diğer bir unsur oldu.
Tarihin birçok zamanında salgın hastalıklar zuhur etmiş savaşlardan daha çok insan ölümlerine sebebiyet vermiştir. Veba, tifüs, kolera, ebola vs. bunların içinde kolera ve veba en çok ölümlerin yaşandığı salgınlar olmuştur.
Tarihi dönemlerde hastalıkların kaynağı daha çok yetersiz beslenme, kötü hayat koşulları, temizlik alışkanlığının olmaması ve savaşlar olarak sıralanabilir. Özellikle temizlik nedir bilmeyen Avrupa su ile teması yok denecek seviyede idi hatta kötü kokularını bastırmak için parfümü icat etmişlerdir.
Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma adılı eserinde 1831’de İstanbul’a gelen Dekay’ın anılarında Avrupa’da yaşanan kolera salgınına yer verir ve şöyle “Avrupa’da çok korkulan bu hastalığa yakalananları, bazen bulundukları evin kapı ve pencerelerini örerek ölmeye bıraktıkları halde, Türkiye’de böyle yapılmadığını, SİRKE vesair maddelerle onları tedavi etmeye çalışmalarını daha insanca bir çaba olarak takdir eder. Bu vesileyle koleranın ne olduğu, hangi yollarla yayıldığı konusu üzerine ilk kez olarak Kanada’da Quecbec şehrinde toplanan uluslar arası hekimler kongresinde bulunan Dr. Dekay, koleraya yakalananların kurtulabileceğini İstanbul’daki gözlemlerine dayanarak ileri sürmüştür…” yazar.
Görüldüğü üzere batı bugün bütün vahşi yüzünü unutup bizden öğrendiğini bize satmakta, biz ise gerek dini emirler gerekse bilgin ecdadımızın maharetlerine ilimlerine sahip çıkıp ilerletememekteyiz. Hayranlığını duyduğumuz toplumların cahil yüzünü göremeyip onlara özenen insanlarımız, kendi milletine sırtını dönüp ecdadını aşağılarken batının modernliğini kutsamaktadır.
Neyin Hayır Neyin şer olduğunu bilemeyiz bunca yaşananlar bütün dünyada, İnsani temizlik ve beslenme alışkanlıklarının en idealinin İslami yaşayış olduğunu kabulune yol açarda hidayete vesile olur.


                                                                                                Sosyolog
                                                                                                 Recai Uzun

MASLOW’UN İHTİYAÇLAR HİYERARŞİSİ VE GÜNÜMÜZ SANAL İHTİYAÇLARI



MASLOW’UN İHTİYAÇLAR HİYERARŞİSİ VE GÜNÜMÜZ SANAL İHTİYAÇLARI

maslow ihtiyaçlar piramidi ile ilgili görsel sonucu

“İnsan fizyolojik ihtiyaçlarını ilk çağlardan beri ilk sıraya zorunlu olarak koyduktan sonra güvenlik en önemli meselesi olmuştur. Devamında toplum olma gereği birincil, ikincil ve üçüncül olmak üzere toplum ile ilişkiler yerini alır. Üçüncü basamaktan sonra daha çok bireycilik, özel alanlar, kişisel beklentiler, başarılar ve gayretleri oluşturan dört ve beşinci basamaklar devreye girer” der Maslow.
1943 yılında ihtiyaçlar çerçevesinde bu tespitleri yerlerine koyan Maslow, acaba günümüz için yeni bir piramit yapar mıydı? 
maslow ihtiyaçlar piramidi günümüz versiyonu ile ilgili görsel sonucu

maslow ihtiyaçlar piramidi günümüz versiyonu ile ilgili görsel sonucu
Evet, Maslow ne kadar yapardı bilinmez ama günümüz insanı, yeni ihtiyaçlar piramidini komik olsa da her şakada bir gerçeklik payı vardır misali piramitlerini böyle oluşturabiliyor. Sanal alem ihtiyaçları yanı sıra kendini sanal alemde ifade edip statüsünü orada belirlemeye çalışıyor. 
Teknoloji bağımlılığı ihtiyaçlar hiyerarşisini değiştirdi
Madde bağımlılığının insanın akli melekeleri başta olmak üzere bedeni hakimiyetini zayıflatan bir durum olduğu herkesçe malum. Ne var ki günümüzde teknoloji bağımlığı da madde bağımlılığının etkilerini göstermekten aşağı kalmıyor. 
Teknoloji bağımlılığı, birinci basamağı oluşturan yeme, içme, uyuma, cinsel ilişki, boşaltım, nefes alma gibi olmazsa olmaz temel fizyolojik ihtiyaçları bile etkiler ve değiştirir hale geldi. Sanal alem, bireyselliği artırmakla birlikte kendini olduğundan farklı ifade etmeyi kolaylaştırıp hazzı artırırken Hedonizm ile gösterişçilik temel ihtiyaçlarda bile başrol oynar oldu. 
Fizyolojik ihtiyaçlarını, hayatta kalabilmek için karşılanması gereken zorunlu ihtiyaçlar olmaktan çıkaran insanoğlu, sosyal medya hesaplarında bunları başkaları için yap(m)ıyormuş gibi göstermeye başladı. Böylece Maslow’un piramidinde birinci basamakta yer alan zorunlu ihtiyaçlar bir anda iki basamak atlayıp değerler hanesini bozarak bu alanın malzemesi oldu. 
Değerler sırlamasına varmadan önceki güvenlik ile sevgi ve ait olma basamakları es geçilerek oluşturulan bu yeni durum sadece değerleri bozmakla kalmayıp atladığı basamakları da tahrip ediyor. Değerlere giden kavramları önemsizleştirerek ahlaki değerler ve ailenin korunması gibi olmazsa olmaz kavramları daha doğmadan yok ediyor. 
Böylesine zincirleme bir bozukluk içerinde kişi kendini ne kadar gerçekleştirebilir veya hangi değerler silsilesi ile gerçekleştirirse o kadar olur, onun kararını da siz verin.
Bitirirken;
BM’yi oluşturan karalarda birebir etkisi olan beş daimi üye vardır. Diğer üyeler geçici ve değişkendir. Daimi olan üyeler ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Rusya dünya siyasetine yön verir. Bir de devletler içinde halkların siyasal beklentilerini, toplumsal hareketlerini, tüketim kültürünü belirlemede halklara yön veren şirketler vardır. Bunlar; Facebook, Alphabet (Google), Mİcrosoft, Twiter gibi ticari kuruluş kimliği ötesinde dini, siyasi, ideolojik olarak Amerikan çıkarlarına hizmet ederler. Amerikan sömürü kapitalist kültürünü tüm dünyaya ihraç ederler ve o çıkarlar doğrultusunda dünyada tüketim akımları oluştururlar.
Bugün ihtiyacının ne olduğunu kendisinin belirlediğini sanan insan bilmiyor ki kapitalist sistem önce ürünü üretir sonra da onu ihtiyaçmış gibi herkese satar. Tüketim çılgınlığının “size özel”, “özgürlüğünüzün simgesi” gibi sihirli reklam cümleleri ile kişilere “özelsiniz” duygusu verilerek istenen ürün pazarlanırken insanlara da bu ürünün kendi tercihleri olduğu duygusu empoze edilir. 
İnsanoğlu tüketim canavarına dönüştürülürken tüketimden haz duyma, psikolojik rahatlama, lüks tüketim ile ayrıcalıklı olma, moda akımları oluşturma, modayı takip eden zümreden olma algısı ile de tüketim değirmeni işletilir. Gothe’nin  “En iyi köleler, kendilerini özgür zanneden kişilerdir.” sözü işte tam da bu durumu temsil ediyor. 



Sosyolog
Recai Uzun