22 Nisan 2020 Çarşamba

AŞIRI TÜKETİM ALIŞKANLIĞINI; BİZE, KİM, NİYE KAZANDIRDI?


AŞIRI TÜKETİM ALIŞKANLIĞINI; BİZE, KİM, NİYE KAZANDIRDI?

Sanayi devrimi ile seri üretime geçilmesi, üretilen aşırı malın gerçek veya suni ihtiyaçlar oluşturularak tüketilmesini, kapitalizmin yaşaması için izlenmesi gereken yol olmasını getirmiştir.
İnsanların tüketimi için ürünün tanıtımı ve pazarlanması için reklam sektörü doğurmuş, daha geniş kitleye nasıl ulaşılırdan yola çıkarak sinema, radyo daha sonra televizyon ile bu tanıtımın ötesinde özenti, rekabet, statü gibi olgular ile insan kapitalizmin acımasızca hedefi olmuştur.
Temeli, doğayı eşyaya çevirip insana satan sanayi kapitalizm ilişkisi, dünyanın sınırlı varlıklarını acımasızca tüketerek aynı zamanda dünyanın sonunu getirecek, doğayı bitirecek bir yol izlemektedir.
Tüketimin devamı, kârın sürekli artması ve bunun devamı için her yolu mübah görme, üretimin ahlâksızlaşması, tüketicinin de tüketmeye devam etmesi için ahlaksız yolların tercih edilmesini başarı diye sunulur hale getirmiş, dolayısıyla da üretim, pazarlama ve tüketim her yönüyle ahlâktan uzak değersizlikleri barındırır olmuştur.
Neticede sınırsız üretim için hammadde olmadığı gibi bunları alacak sınırsız maddi varlık da (para, değerli metal) yoktur. İnsanlar belli getiri elde edip belirli temel ihtiyaçlara (gıda, barınma, giyim, eğitim; kalanını da) lüks veya ihtiyaç fazlasına harcarlar.
Kapitalist üretim nasıl ki aşırı üretimle doğanın dengesini bozduysa ürettiği malları satmak için, (kapitalizm önce üretir, sonra insanlara bunu ihtiyaçmış gibi pazarlar, tükettirir) insanların kimyasını, algısını bozarak temel ihtiyaç kavramını da bozmuştur. “Bir yandan sanayi devrimiyle, öbür taraftan da insancı-aydınlanmacı akımın etkisiyle hız kazanıp pekişen serbest sermayeciliğin elde ettiği karşı koyulmaz güçle, dini dünyevi çıkarlara alet etme gereği de iyice ortadan kalkınca ' istediğimi yapar ederim', yeryüzü nimetlerini tepe tepe kullanabilirim' kafa yapısına uygun  İngiliz-Yahudi 'ben beşer tipi' kendine benzemeyen, uymayan ne kadar insan tipi varsa, onun üstünden ilkin maddeten, arkasından daha da öldürücü, kahredici olan manen silindir gibi geçip onu ezmiştir. 'Bana benzemeyen insan tipi' tüm ortamıyla ortadan kaldırılmağa çalışılmaktadır. İşte, doğanın onulmazcasına katline de bu sergiledikleri cümle manevi imkanlar, habire yükselen kazanç hırsıyla yanıp tutuşan 'maddiyatçı-iktisadiyatcı ben-beşer tipi' tarafından insafsızca seferber edilmişlerdir. Sonuçta tarihte eşi menendi görülmemiş katliamlar zinciri boşanmıştır.” 'Soykırım': 1519 da yirmi sekiz milyon Kızılderili yaşıyorken, 1605'de, günümüz ABD topraklarında, bunlardan bir milyonu hayatta kalmayı becerebilmiştir.(Şaban Teoman Duralı- Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti) geçmişteki katliam yöntemleri farklılık gösterse de, bugün yapılan savaşlar, terör, açlık, salgın hastalıklar çerçevesinde amaç aynıdır.
 Statü, gösteriş temelli tüketimi temel ihtiyaç boyutuna çıkartmayı, tüm yazılı, görsel ve sosyal medya araçlarını kullanarak yapmayı başarmış, tükettikçe kendini mutlu hisseden insan profili oluştururken, oysaki tükettikçe her şeyiyle tükenen insanlar oluşturulmuştur. Sosyal insan, bir birine muhtaç insan, doğaya muhtaç insan profillerini tamamen bitirip, egoist, narsist, hedonist insancıklar türemiştir. Bu Emperyal sistemin ,”'Kölelik': 1526 ile 1870 arasında on milyon zenci, Afrikadan , hayvana reva görülmeyecek feci şartlarda, gemilerle Amerikaya naklonulmuştur.” Şaban Teoman Duralı-Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti) bugün direkt yapmakta olduğu bu değilse de bile, gayret ve hedef itibariyle yapmak istediği ve büyük oranda başarılı olduğu budur. İnsanlar boyunlarından tutulup köle gibi Amerikan rüyası diye, Amerikan kültürünün içine sokulmaktadır.
Toplumları bu yollarla tüketmeye alıştıran, onların tüketiminden servetini katlayan sistem, insanların alım gücünün zayıflamasına hiç tahammül edemedi. Onun için bankaları aracılığıyla kredi kartı, tüketici kredisi vermek için her yolu deneyip bunları özendirirken, cüzdandaki kredi kartı sayısı ve limitini gösteriş ve statü malzemesi yapmıştır. İnsanları kredi-borç sistemine bağımlı, harcamalarında kredi kartı ile alımı teşvik ile borca alışkın hayat tarzı, neticede tüketime yani kapitalist üreticiye akan para yanı sıra borç halkası boynuna geçen halklar meydana getirmiştir.
İnsanlığın ortak malı doğayı kendi menfaatine sömürüp ve sömürdüğünü insana satan, üstüne gırtlağına kadar kendine borçlu yapan sistem, insanlara ‘’bana borçlusunuz’’ "içindeki sizler dahil dünya benim" boyutuna getirilmiş vaziyette ve bunu yaparken de insanları alıştıkları aşırı varlıktan kaynaklı doyumsuzluğun açlığı ile korkutarak amacına ulaşmaya çalışmaktadır.
Kıtlık zamanlarında insanları öldüren şey açlık değil fazlaca alıştıkları tokluktur' der ibn haldun.. Neye alıştığına dikkat etmeli insan. Çılgınlar gibi tüketmekten kanaat nedir unutan insan, kapitalist sistemin ne kadar sonradan ihtiyaçmış gibi türettiği çok sayıda ürün, bugün çok insanca “olmazsa yaşayamam” “ olmasaydı ne yapardım” söylemiyle hayatının içine işle(til)miştir. Yani olmazsa olmazmış gibi alışkanlıklar yapılmıştır. Asli ihtiyaç olmayan bir çok ürüne hayati malzeme muamelesi yapmak, bu eşyaları icat ediliş tarihinden (yani 40-50 yıl) önceki bütün insanlığı inkardır. Bugün bu kadar bolluğa, imkana rağmen alıştırılanlardan küçük bir azalma veya mahrumiyet, bireysel anksiyete oluştururken, toplumsal paniklere, kaoslara sebebiyet vermektedir.
Bu bilinç ile gerçek ihtiyaçların neler olduğunu, tüketirken tükettiğimiz başta kendimizi ve doğayı iyi düşünmeli, bizim üstümüzden bizi ve doğayı sömürenleri iyi tanıyıp onların tuzaklarından uyanmalıyız, yoksa gönüllü köleleri ve istedikleri vakitte de soykırım uygulayacağı kitleler olmaktan başka bir şey olunmayacaktır.
Yüce Mevla’nın biz kullarına farz kıldığı Oruç ibadeti ile Mübarek Kadir Gecesini içinde barındıran bir Ramazan ayına daha kavuştuk Hamdolsun. İçinden geçtiğimiz bir imtihanın toplum olarak bize, çok kısa sürede çok farklı yansımaları oldu. Gelen bu rahmet mevsimini de fırsat bilip, ibadetleri ve anlamlarını tefekkür edip, son birkaç aylık süreçte yaşa(yama)dıklarımızın muhasebesini her yönüyle yapıp arınarak, Bayramın sevincine, neşesine sağlıkla mutlulukla kavuşmak duasıyla Ramazanımız mübarek, İbadetlerimiz makbul, dualarımız kabul olsun.




Sosyolog
Recai Uzun

17 Nisan 2020 Cuma

COVİD -19 YAPAY, KRİZ-20 GERÇEK


COVİD -19 YAPAY, KRİZ-20 GERÇEK

İnsanlığın avcı toplayıcı toplumlardan, tarım toplumuna geçiş ile oluşan artı değerin paylaşımı, ihtiyaç fazlası tarım ürünlerinin başka ürün ile takası, devamında altın-para sistemi sonucu iktisadi ekonomik sistemler temelinde şekillenen dünya ekonomik sistemi, hep daha fazlasını kazanma elde etme, varlıkları koruma daha fazla üretim, üretim gücü ile iktidarı elde tutma, beylikler, feodal devletçikler, savaşlar ulus devletler, kapitalist kredi-borç sisteminin hakimiyeti, metal dayanağı olmayan kağıt para sisteminden, kaydı para sistemine geçiş ile zirve yapan günümüz gerçekliği...
Dünya saydığım süreçte küçüklü büyüklü krizler ile paylaşım savaşları yaşadı. Artı değerin büyütülmesi köleci sistemlerin temelidir. İslamiyet'in köleliği, faizi kaldırması dünya hayatının huzuru, refahı için olandı. Tüm dinlerde yasak olan faiz, 1550 yılında hristiyan dünyasında mezhepler ayrışması, faiz yasağının arkasına dolanma ile sonuçlandı. 1650 li yıllar ile de başlayan akıl-bilim temelli, İslam alimlerinin icatlarının mekanik üretim temelli sanayileşmeye evrilen süreç…
İngiltere merkezli sanayi devrimi, tarımla oluşan artı değerin kat ve kat üstünde idi. Bu yüksek üretimin iki ayağı vardı: biri üretim için hammadde, ikincisi bu aşırı üretimin satılması için pazar bulunması idi. "Mamül maddenin üretilmesi için elzem olan hammaddenin temin edildiği tabii siyasi bölgeye sömürge adı verilir. Mamül maddenin, para karşılığında elden çıkarıldığı yere de pazar denir. Çoğu kere sömürge ile pazar, aynı yörede buluşmuştur. Bunun temini için genellikle silahlı devlet kuvvetleri yahut gayri resmi birlikler işe koşulmuştur." (Ş. Teoman Duralı- Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti)
Bu ilk olarak 1450-1500’lü yıllarda kıtaların keşfi süreci ile başlamış, köle ve hammaddeye akın çok sayıda bugün kahraman diye lanse edilenlerin katliamlarına dönüşmüş fakat bundan hiç bahsetmezler . “Vasco de Gama'nın bu seyahatler esnasında çok kan döktüğü bilinmektedir. Kendilerine bedelsiz yiyecek vermeyen Madagaskarlıarı, denize açılırken bombalamaları, Kenya'nın Mombasa limanında demirli Arap tüccarların gemilerinin soyulmaları, 30 Ekim 1502'de Mekke'den dönen silahsız gemilerdeki tüccarları, 398 kişi, çoluk, çocuk gemilerin ambarlarına indirip, diri diri yakmaları ve dört gün boyunca yanışlarını seyretmeleri, gibi bir çok kanlı vahşi eylemleri olmuştur.” (Doğan Aysal Maden savaşları) kıtaların keşfi sürecinde başlayan korsanlık, soygun, talan, yağma düzeni daha sonra yerli halkların silah zoru ile esir edilip köleleştirilmesi, maden ocaklarında ve tarım arazilerinde ölesiye çalıştırılması ile devam etmiştir. Dediğimiz gibi temeli kölelik olan sömürü düzeni bu amacından ve uygulamasından hiç vazgeçmedi. Onun için tarihsel olarak "İngiliz Sömürgelerinde köleliğin kaldırılması 1833'te gerçekleşti. Kölelik Fransa'da 1848'de, ABD'de ise kanlı bir iç savaş sonrasında 1865'te kaldırıldı. 19. yüzyılda dünyanın büyük bir bölümünde kölelik kaldırıldı." (Wikipedia) kaldırıldığı resmi olarak belirtilen köleliğin de gönüllü köleler oluşturma sistemi ki bu günümüzde de tüm etkileriyle işaretleriyle yaşanmakta ve yeni köle sistemi halen dünyada işletilmektedir.
Kısaca bu işletilen sisteme kredi-borç sistemi diyebiliriz. Temmuz 1944'te Bretton Woods Anlaşması ile temeli atılan, Devletleri borca bağlayıp halkın malını devletler nezdinde sömüren sistem temelini, sömürgelerin pazar olarak tekrar sömürülmesi, paraları bittiğinde belli şartların kabulü ile borç verilmesidir. Bu borç sistemi için önce 24 Ekim 1945’de BM, sonra esas sömürücü IMF 27 aralık 1945’de kuruldu. Siyaseten alınan çürük kararlar, sömürmek için verilen şartlı kredi-borç sömürü mekanizmasıdır.
Oluşturulan finans-kapital sistemi ile kredi-borç sistemi, tam bir köleci sistem olup "ABD'nin baskısı ve daha sonra ABD etkisindeki IMF'nin 1945-1971 yılları arasında, üye olacak ülkelere yaptığı çağrının payı da vardır. Bu karara göre, üye ülkeler arasındaki ticari değişim dolar ile yapılacaktır ABD ve IMF, ABD dolarını dünya piyasalarında etkili kılmak için altın değerini sabit tutarak bir şekilde karşılıksız basılan ABD dolarının piyasalara yerleşmesini sağlamıştır, bu durum 1971 yılı sonuna kadar devam etmiştir." (Doğan Aydal- Maden Savaşları) bu sistemi ayakta tutmak, devamını sağlamak sacayakları üzerinde yükseltilmekte, banka, medya, global şirketler ile bu çark hızlıca döndürülmektedir.
Amerikan Merkez bankası FED, dünya global konvertıbıl parası doları basan bankadır. "Dünyanın sahibi bankerlerdir. Dünyayı ellerinden alsanız bile parayı yaratma hakkını ellerinde bıraktığınız sürece, bir kalem oynatmayla sizden dünyayı geri satın alacaklardır. ... Eğer bankerlerin kölesi olmaya devam etmek istiyor ve bu köleliğin bedelini ödemek istiyorsanız, o zaman bankerlerin para yaratma ve kredi verme işine devam etmelerine izin verin." (Sır Josiah Stamp,1927) ’’ " (İsmail Tokalak - Kapitalizmin Soygun Düzeni) FED karşılıksız para basarak, başta kendi halkı olmak üzere dünyayı köleleştirmektedir. "para aslında alışverişten ziyade borç-kredi faiz sistemi içinde hayat bulur. Bundan dolayı para arzı aslında borç arzıdır. Faiz burada en önemli faktördür.’’ (" (İsmail Tokalak - Kapitalizmin Soygun Düzeni)
Temeli takas olan para, yani banknot, gerçekte doğuş kaynağı kelimeyi oluşturan iki kelimenin ayrı ayrı anlamlarından türetilmiştir. “Bank" ve "not" kelimelerini yani üzerinde yazılı miktarın, ibraz edilen kişiye karşılığının bankada altın olarak karşılanacağını belirten senettir. Bugün bu sistem devre dışı olup dünyaya boyalı kağıt saçan ve konvertıbıl olması hasebiyle de dolar ile dünyanın altınını, madenini, petrolünü karşılıksız alıp sömüren bir sistem işlemektedir. Bu boyalı kağıt meselesini en iyi şu şekilde tarif etmek mümkündür zannımca: "Gerçek para altındır; gerisi borçtur." (JP Morgan), diğer bir söz de ‘’Altın kralların, gümüş centilmenlerin, takas köylülerin, borç ise kölelerin para birimidir." Norm Franz
Sömürü-köleleştirme sisteminin diğer sacayağı uluslararası şirketler "Ekim 2011 de yayınladığı araştırmanın sonucuna göre: dünyada 43 bin uluslararası şirketin içinde en büyük 147 büyük şirket küresel pazarın %40'ını kontrol ediyor. Bunların çoğu da finansal kurumlar ve bankalar" (İsmail Tokalak - Kapitalizmin Soygun Düzeni) kârlıktan başka hiçbir değer ölçüsü olmayan bu kapitalist kurumlar, para için her türlü imkanı kullanmakta psikolojik sosyolojik algı, tüketimi cazip gösterme, üretilenin satışı için cazibe oluşturma yanı sıra üretimi yaparken de en az giderle, en ucuz iş gücü ile bunu yapma; ne kadar az maliyetli iş gücü o kadar kâr rakamı, bunun için de ucuz iş pazarı oluşturmak için develüasyon dahil her türlü müdahale ile ucuzlatılan ülkelerde yatrım(!) yapıp fabrika açarak uzun mesai saatleri ucuz işçilik imkanını kapitale çevirmek "yeni küreselleşme efsanesi, finans endüstrisinin ve ulus ötesi şirketlerin hiper-akışkanlığına ve devlet mekanizmasının finans lehine yeniden şekillendirilmesine dayanmaktadır. Finans endüstrisinin kârlığını engelleyecek her türden düzenlemenin kaldırılarak, piyasaların kuralsızlaştırılmasını-deregülasyon-sağlamayı amaçlamaktaydı. Gelinen feci durum, yüzde birin yüzde 99'a hükmettiği, sadece yukarıdaki yüzde birlik elit grubun kazandığını diğerlerinin kaybettiği "DEMOKRASİ OYUNU" Neoliberalizm, şirketokrasiye dönüşmüş durumda.." Ramazan Kurtoğlu- Akıl sağlığı Tsunamusi
Şirketlerin ürettiği ürünleri satabilmeleri için moda akımları ile popülarite oluşturma, ‘’Şirketin imkânlarını arttırabilmek için medyayı, reklam kanallarını tüm olanaklarıyla kullanırlar. "Reklam insanın ihtiyaçlarına ve mallara göre ayarlanmış gibi görünür. Aslında, der Galbraith, reklam, sanayi sistemine göre ayarlanmıştır." (Jean Baudrillard-Tüketim toplumu) bu iş yazılı ve görsel medyaya düşmekte, son 15 yıldır ise buna sosyal medya da eklenmiştir. Gösterişçi, gerçeklik dışı hayaller besleyen kitleler oluşturarak tüketimi özendiren, bunu şirketlerden alacağı reklam pastası üzerine tasarlayan kapitalist yalan şirketleri hatta daha ile giderek Kredi-borç-sömürü-tüketim, tüm bunlar için gerekirse istedikleri ülkenin seçilmiş liderini alaşağı etme görevi gören medya, diğer bir sacayaktır.
Bütün sistemin sömürü üzerine kurulmasından sebep, biriken borç üstüne borçlar, belirli aralıklarla krizden başka bir şey üretmemektedir. Bu, zaman zaman bir ülke, bir banka, petrol veya savaş bahanesi ile olmuştur.

2019 Aralık ayı ile varlığı karantina tedbirlerine dönüşen, daha sonra dünyayı saran Covid-19, kaçınılmaz olan krizin müsebbibi olarak gösterilmeye yetti. Avrupa merkez bankasının yıllardır uyguladığı negatif faiz politikası hiç yokmuş, Amerika’nın 2008 den beri devamlı kriz göstergelerini ölçtüğü, her gelen veri sonucu yaşanan dalgalanmalar ortada yokmuş da virüs her şeyi alt üst etmiş...
Halbuki 2008 finansal krizi etkileri ortadan kalkmamış, krizi çözüyoruz diye dünyaya saçılan paralar balon oluşturmuş, saçılan paraların tamamına yakını finans elitlerinin eline geçmiş, zengin daha zengin fakir daha fakir olmuştur.
Tüm bu ortamdaki kötüleşmeye virüs sadece bir iğne batırmış ve şişen Batı emperyal balonu patlayıp ifşa olmuştur.
Krizleri boşa geçirmemek, oluşan durumdan fırsat üretmek üzerine kurgusu hazır olan emperyal güç, 1945 Altın standardını 1971 de bozarak dünyaya attığı büyük kazık ile bozan Amerika, devamında Suudi Arabistan’ın “Petrolü dolar harici bir para birimiyle satmayacağım” demesi üzerine, (Amerika’nın Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde uyguladığı Azınlığın Çoğunluğa tahakkümü politikası ile iktidarda tutulan Suud ailesi) PETRO-DOLAR dönemine geçmiş, petrol olan bütün ülkelerde gerek bizzat, gerek vekâlet savaşı yolu ile savaş ve iç karışıklıklar çıkartıp petrol ülkelerinin kayraklarını kontrol altında tutmuştur. Bu sayede dünyada üretilen satılan tüm petrol, yeşile boyanan kağıtlar sayesinde Amerika’nın olmuş, o günden bugüne Petro-dolar standardını uygulamaktadır.
Sistemin sacayağı, başta Amerikan ulus şirketleri, şirketlerin altındaki Banka ve medya kuruluşlarıdır. Türkiye’de de uygulamalarını gördüğümüz her holdingin en az bir bankası ve yazılı ve görsel medyası olması politikası, sömürü sisteminin düzenidir.
Her dönem parasını bir yere bağlayıp sömüren emperyal yapıyı anlatmaya çalıştım. En son elindeki dolar gücüne güvenini kaybeden Amerika’nın, bundan sonraki adımı yeni para sistemi, yeni ideolojiler, yeni devlet anlayışları belki de George Orwell 1984 Big Brother... Yüce Kitabın da Allah c.c Buyuruyor ki Allah, plan yapanların en hayırlısıdır. Bir zamanlar, o kafirler, seni durdurmak, öldürmek ya da sürgün etmek için tuzak kuruyorlardı. Allah da tuzak kuruyordu. ... Ama Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Enfal Suresi 30. Ayet. Biz buna inanır, tedbir alır, takdiri O’na bırakırız.




Sosyolog
Recai Uzun


8 Nisan 2020 Çarşamba

LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4


LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4



Son yazımızda ahilik teşkilatından ve topluma yön vermesinden bahisle bu yazımızın çözüm odaklı olacağını belirtmiştik.
Ahilik teşkilatı temel ilkelerinden birkaç maddeyi sıralayarak başlayalım.
-Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak, gözü, gönlü ve kalbi tok olmak
-İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak
-Zenginlere, zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak, Allah için sevmek
- Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan çekinmemek (Yavuz Bahadıroğlu)
Önceki yazımızda da sıraladığımız olumsuzlukların bir kaçını, bu temel ilkeleri yaşar ve hayatımıza uygularsak çözüm olacağı aşikardır. Eski(meyen) değerlerimizi hayatımıza tatbik etmekten başka çaremiz yok! Sözün senet olduğu, herkesin borcuna ve borcunu vereceği güne sadakat gösterdiği dönemlerden, çekin senedin mahkemeler vasıtasıyla icradan tahsil edildiği ve edilemediği günlerdeyiz. Güven unsuru en küçük esnaftan tutun holdingler bazında sorunlu hale gelmiştir.
Güven, ister mal satan ister mal alan olsun, her kesim için olmazsa olmaz şarttır. Bireysel boyutu kadar toplumsal boyutu açısından önemli olan bu kavramın ülke gelişimine çok büyük etkisi vardır.”Güven kavramının önemli bir özelliği de işlem maliyetlerini azaltmasıdır. Knack ve keefer'e göre düşük güvene sahip toplumlarda iktisadi aktörler, izleme ve denetim mekanizmalarına yoğunlaştıkları için işlem maliyetleri artmakta ve bu durum inovasyon için ayrılması gereken zaman ve çabayı azaltmaktadır. Bunun sonucunda ise kaynaklar üretken yatırımlardan ziyade üretken olmayan alanlara doğru yönelmektedir. Buna karşın bir toplumda Güven ne kadar yüksekse, başkalarının davranışını kontrol etmek için daha az denetime ihtiyaç olacaktır. Bu gibi durumlarda insanlar başkalarından korkmazlar ve bu nedenle bilgi ve diğer kaynakları değiştirmeye daha isteklidirler. Bu tür özellikler inovasyon yaratmada önemli bir faktördür.” (İsmail Kitapçı İktisat sosyolojisi) güvensizlik bireyden başlayıp devlet boyutunda geri kalmışlık üreterek devleti oluşturan tüm unsurlar ile açık bir kısır döngü oluşturmaktadır.
Güvenilir olmak, ahlaklı olmak bizim kültürümüzün temelinde olan değerlerimizdendir. Açıkça da görünmektedir ki kültürümüzü kaybettikçe sırasıyla sahip olduğumuz değerler, teker teker elimizden gitmekte, hayatımız değersizlikler üzerine temelsiz yükselmektedir. “Kültür, sosyal bir varlık olan bireylerin şahsiyet kazanmasında en temel unsurlardan biridir. Kültür, bireyler arası anlaşmayı sağlayarak toplumu meydana getirir. Biyolojik varlıkların sosyal varlığa dönüşmesini sağlayan temel kurucu öğe kültürdür. Kültür, duygu, düşünce ve davranışlara şekil ve disiplin kazandırır. Bireylerin ve toplumların kimlik algısını oluşturur. Bu sebeple, kültürün fert ve topluma yaptığı telkin ve tembihlerin toplumsal barış, dayanışma ve dolayısıyla da bütünleşmeye Hayati önemi vardır. ...Sosyolojik savaşların en stratejik ortamı, hedef toplumun bütünlük ve dayanışmasını belirleyen ortak kültür olmuştur. Aynı şekilde, sosyolojik saldırılara karşı savunulacak en stratejik savunma alanı da kültür alanıdır. Üçüncü dünya ülkeleri, Batılı toplumların sanayileşmesi karşısında, aynı değişmeleri yaşamak için, sistematik bir şekilde kültür alanında değişime yönlendirilmiştir. Özellikle Osmanlı'da, Tanzimat'tan bu yana ısrarla kültürel batılılaşma düşüncesinin empoze edilmesi, planlı bir sosyolojik operasyondur. (Yusuf Çağlayan Sosyolojik Savaş)
Batı’nın maddiyatçı, ferdiyetçi değerlerine iki elle sarılmamız bize kendi kültürümüzü ve değerlerimizi bir kenara atmayı getirdi. Dolayısıyla temelden başlayarak binayı ayakta tutan taşıyıcı kolonlarımız hasar gördü.. Tekrar bu değerlerimizi inşa etmekten başka çaremiz yoktur. Kolonları eksilmiş, yıpranmış binalar nasıl ki küçük şiddetli bir depreme dahi dayanamıyor yıkılıyorsa, bugün en basiti salgın hastalık ortamında fırsatçılık, stokçuluk ile toplumsal bağı, dayanışması kopmuş bir milletin de mevcut durumdan hasarsız çıkması mümkün değildir.
Toplumsal dayanışmanın var olduğu milletleri alt edemeyeceğini bilen Batı, boş durmamış bunun için teoriler üretmiştir. “Bir toplum üzerinde hâkimiyet ve malikiyet kurulmasında en stratejik sosyolojik hedefi, o toplumun dayanışması ve dolayısıyla da dayanışma kültürü oluşturur. Çünkü dayanışma, bireylere ve toplumlara, kendilerine yönelecek tehditlerle başa çıkabilme kapasitesi kazandırmaktadır. Bir toplumun dayanışması yok edilmedikçe, o toplumun üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri hakimiyet kurulamaz” "Antropoloji, 'strüktürel fonksiyonalizm' başlığı altında kuramsal modeller üretmiş, bu teori Malinowski ve Parson gibi antropolog ve sosyologların eserleri yoluyla, akademik olarak güçlü bir nüfuza sahip olup, aynı zamanda Batılı olmayan toplumların politik değişimi için, yeni kuramsal metodoloji sunmuştur. Strüktürel fonksiyonalizm, her bir toplumun, tarih ve geleneklerine uygun olarak kurulmuş yapıları bağlandığına işaret ediyordu. Bu yapılar, politik, ekonomik ve sosyal fonksiyonları yerine getirmektedir. Herhangi bir toplumu değişikliğe uğratmak için, onun yapıları değiştirilmeli; ta ki, fonksiyonları otomatik olarak değişsin, Çünkü insan faktörünün Zihni yapısındaki değişimler ile orantılı olarak davranışlarının değiştiği onun da toplumsal yapıya aks ettiği bir vakıadır." (Yusuf Çağlayan Sosyolojik Savaş)
Son metinde de açıkça görüldüğü gibi baştan değişime (bozulma) hareket verilip buna alıştırıldıktan sonra artık bize ait bir kültür, bir değermiş gibi farkında olmadan yaşamakla birlikte artık otomatik bir hayat standardımız haline gelmektedir. Batı bize bunu modernite altında sunarken bazı alt zeminler hazırladı. Bunu için ilk hareket 1800’ler sanayi devrimi kapitalist liberal sistem, devamında paylaşım savaşları oldu. 1945-1950 fakirliğin, yokluğun zirve yaptığı yıllar ile kente göç eden insanlarımız, köy-kent ikilemi, gecekondu hayatı, köyü kentTe yaşamak isteyişi fakat beceremeyişi, kuşaklar geçtikçe kentli olan nesiller…
Kent hayatının oluşturduğu modernite, insanları insan yapan özelliklerini yok etti. Kent hayatının fosforlu tabelaları, yüksek aydınlatmalı vitrinleri, konutların ürettiği yetmezmiş gibi ayrıca ışıklandırılan binalar bir çelişki oluşturduğu ışıklar içinde, karanlıkta kalan insan ve insanlık...
Kır hayatının ışık kirliliğinden korunmuşluğundaki yıldızları ve kayışlarını izlemekten mahrum kent insanı, Hazreti İbrahim'in Yaradan’ı bulmak için sorduğu soruları kendine soramıyor. Dağların yüksekliği, ıssızlığı temiz zihinle tefekkürü artırırken, şehrin kalabalığında insanlar birbirine çarpmamaktan ve geçim derdinden başka bir şey düşünemiyor.
Kent hayatında yüksek yüksek binalardan ne ufuk çizgisini, nede engin bulutları göremeyen insan, ufuktan alacağı engin düşünce, buluttan alacağı rahmet, bereket konulu hayat dersini alamıyor ve öngörüden yoksun, rahmet ve bereket kavramlarından mahrum kalıyor.
Şehir hayatı tüm sistemleri ile sanayi üretimi yapıp insanları varlık sahibi yaparken, aslında ne kadar yoksulluk veriyor bunları idrak edemiyoruz. Tarlasındaki ekinin, ağacın, meyvenin büyüdüğünü izleyemeyen insan, Vereni, Büyüteni düşünmeyi düşünmüyor. Emeğin sabır, sabrın selamet olduğunu bilmiyor. Şehrin hızı sabırsızlık, tahammülsüzlük üretirken, geçici hazların peşinde oradan oraya koşmaktan, daha büyük mutluk kaynağı olanın tarladaki ekinin, bahçedeki meyvenin büyümesinin olduğunu bilmiyor.
İşte tüm bunları bildiğimizde, bilecek mekana geçtiğimizde, o mekanların bize verdiği tüm değerleri tekrar aldığımızda, sorunlarımızı çözmüş olacağız.






Sosyolog
Recai Uzun

1 Nisan 2020 Çarşamba

LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-3

LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-3


Bu yazı serimize “Corana Virüse Türkiye'de rastlandı haberi ile birlikte, temel ihtiyaç ve sağlık malzemelerine hücum paniği yaşandı. Burada panik yapıp şuursuzca market raflarını boşaltanlar kadar, bu durumdan fırsat ile fahiş fiyat uygulayanların durumu, toplumca sorunlu, inanç ve değerlerin zafiyeti ile ahlak sorunu içinde olduğumuzdur.” Diyerek başlamış, nasıl bu hale geldik diye sormuştuk. Yazımızın bu kısmında günümüz esnaflık ile Osmanlı dönemi Ahilik teşkilatı konularına değinerek, bulunduğu bölgede hemen hemen toplumun her kesimine dokunabilen, iletişimi olan bu sosyal sınıfın toplum üzerindeki etkilerine değinmek istiyorum.

Ahilik, Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilâtıdır. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahi Evran'a Ahi Baba da denir. (Wikipedia)


Ahilik Osmanlıda, Selçuklu ile başlayan ve 14.,15.,16. yüzyıllarda "ahi" adıyla, 17. yüzyıl sonrası Lonca sistemi ile devam eden Esnaflık sistemi sıkı bir disiplin ile ticareti, alışverişi organize eden, otoritesi toplum ve devletçe kabul gören, yarı resmi bir konumu olan sistemdi. Çırak, kalfa ve usta sistemi ötesinde malların dağıtımı, ticari ahlak kurallarının ayakta tutulması, fahiş fiyat uygulamaları, rekabetçilik, karaborsacılık, ekonomik kaynakların israf edilmemesi, vatandaşın spekülatörlerden korunması gibi çok yönlü bir kurum kimliği yanında bu kurumun işleyişinde görev alan, ahi babası, ihtiyar heyeti, kethüda, yiğitbaşlar sırf esnafın ticari işleriyle maddi durumları ile ilgilenmez manevi duygularını ve ahlaki durumlarını da şekillendirirlerdi. (İsmail Cem Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi)


Toplumun sosyal yapısının şekillenmesine önemli yer tutan Ahi edebi ile yetişmiş, belli basamakları geçerek Ahi vasfı alan kişiler, toplumun önünde rol model olmuşlar, dini ve ahlaki yaşam tarzları ile kendilerine rehber edindikleri ahi teşkilatı öğretilerini, bizzat yaşayarak halka bu değerleri hatırlatarak uyulması gereken normların, uygulanmasında, yaşayan bir organizma olmuşlardır.

Ahilik kökeninden kaynaklı esnaflık sistemine verilen kıymet, mevcut esnaf kültürünün son yıllarda çoğu kez şahit olduğumuz stokçuluk, karaborsa, fahiş fiyat ve fırsatçılık eylemleri ile anılır olması, toplum nazarında bu sınıfı sorgulatır olmuş, esnaf sınıfındaki ahlaki aşınma topluma da yansımıştır.


Bireysel ahlaki bozulma fert bazında kalmamakta, tüm topluma yayılan bir unsur olarak toplumsal bozulmayı getirmektedir. Bu durumu Herbert Spencer Ahlak İlkeleri adlı eserinde çok iyi özetleyerek “Herkes ahlaklı olmayınca hiç kimse ahlaklı olamaz” der. Yani birinin ahlaka uygun olmayan davranışlarda bulunması, diğerlerinin de ahlak dışı (gayri ahlaki) davranmasına neden olur.

Bu aşınmanın sebebi bellidir aslında. Batıdan bize bulaşan maddiyatçılık ve ferdiyetçilik hastalığı ve onun en büyük özelliği üreten değil, tüketim toplumu oluşturma temelinde yatmaktadır.

Jean Baudrillard’ın Tüketim toplumu adlı eserinde Gervasi: " Tercihler rastgele yapılmaz, toplumsal olarak denetlenirler ve içinde gerçekleştirdikleri kültürel modeli yansıtırlar. Herhangi bir mal ne üretilir ne de tüketilir: Mallar, bir değerler sistemi açısından bir anlama sahip olmak zorundadır." Bu, bütünleşme terimlerine dayanan bir tüketim perspektifine götürür: "Ekonominin amacı birey için üretimin azamileştirilmesi değil, toplumun değerler sistemiyle bağlantılı olarak üretimin azamileştirilmesidir." der. Toplumun tüketme kültürü ile gösterişçi ve hedonist hale getirilmesi, değerlerin maddiyata kayması, maneviyatın terki gibi bir durumu getirerek tükettikçe tükenen insandan, tükettikçe ayrışarak birlikteliği zayıflayıp tükenen topluma dönüştük.

Tüketmenin, tükenmenin ironisi olan PARA, eski çağlarda takas ekonomisi ile belli malların takasına imkan tanımadan çıkıp, bugün her türlü mal ve hizmeti en çabuk elde etmenin olmazsa olmaz aracıdır. Bu özelliği ile her türlü maddenin karşılık bulduğu bu enstrüman için verilen mücadele, bireysel ve toplumsal bozulmanın temelidir.

İsmail Kitapçı, İktisat Sosyolojisi adlı eserinde “para, Weber'in modern toplumlarda rasyonalizasyon süreci olarak gördüğü şeyin önemli bir parçasıdır” dedikten sonra “Para, şeyleşmiş bir sosyal dünya yaratmakla kalmaz; niceliğin nitelik üzerindeki hakimiyetini arttırarak, bu şeyleşmiş sosyal dünyanın giderek daha da rasyonelleşmesine neden olur. Para, niteliğin nicelik içinde çözülerek kaybolması, her şeyin niteliğinden bağımsız olarak renksiz sayılarla ölçülmesi, kısacası niteliğin niceliğe indirilmesini en iyi ifade eden biricik sembolüdür. Dolayısıyla toplumsal bir kurum olarak para, yerleşik olduğu toplumsal çerçeveden ayrı tutularak anlaşılamaz. Para bize bir toplumun işleyişine ilişkin içgörü verdiği gibi aynı zamanda toplumun yapısı hakkında da bilgi sunar.” der. Her şeyi manevi değerlerden soyutlayıp maddi olgulara indirgeyip bir kenara bırakan, sevgiyi ve saygıyı hatta dini bile rakamlara esir eden bir sembol para.

Yavuz Bahadıroğlu’nun Dindarların Para Ve İktidarla İmtihanı Eserinde, bu durumun ağırlıklı olarak 1983 Neo-liberal politikalar, serbest piyasa ile başladığına vurgu ile şöyle tespitte bulunmaktadır.

- "Dost" saydıklarımızın bile dertlerini kendimize dert etmiyoruz...

-Zaten o kadar az dostumuz var ki: Hepsi hepsi birkaç tane. Gerisi, dostluk maskesi takılmış menfaat ortaklığı...

-Bu yüzden ayağımız sürçtüğü anda etrafımız boşalıyor.

-Menfaat ortaklığının özelliği budur. Sadece ortada paylaşılacak menfaat olduğu ve paylaşma sürdüğü müddetçe vardır.

-Taraflardan biri tökezler tökezlemez de, dost zannedilen kişiler bu tökezleme den nasıl faydalanacağının hesaplarını yapmaya başlarlar..

-Bu epeydir böyleydi; 1983 (neo-liberal politikalara geçişin miladı) yılından bu yana ise yoğun biçimde böyle..

Topluma yön veren kurumların maddiyatçı olması, dini ve ahlaki kurallar içeren ahilik teşkilatının maddelerini terk ederek liberal politikaları benimsemesi, bu ideoloji çerçevesinde şekillenen hayat, para kazanmak için her şeyi mubah görme, ticareti fırsatçılık; krizleri ise fırsat çevirme güdüsüne dönüştürmüş, bu da toplumda güvensizlik ve ayrışma doğurmuştur. Paran, evin, araban, makamın kadar değerlisin anlayışı, toplumda maalesef yeni normaller olarak hayat bulmuştur.

Peki bu sorunların çözümü nedir? Bu sorunun cevabından devam ile bir daha ki yazımızda devam edelim.




Sosyolog

Recai Uzun