8 Nisan 2020 Çarşamba

LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4


LİBERALİZMİN TEMELİNDE BİREYCİLİK VE TOPLUMSAL YIKIM-4



Son yazımızda ahilik teşkilatından ve topluma yön vermesinden bahisle bu yazımızın çözüm odaklı olacağını belirtmiştik.
Ahilik teşkilatı temel ilkelerinden birkaç maddeyi sıralayarak başlayalım.
-Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak, gözü, gönlü ve kalbi tok olmak
-İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak
-Zenginlere, zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak, Allah için sevmek
- Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan çekinmemek (Yavuz Bahadıroğlu)
Önceki yazımızda da sıraladığımız olumsuzlukların bir kaçını, bu temel ilkeleri yaşar ve hayatımıza uygularsak çözüm olacağı aşikardır. Eski(meyen) değerlerimizi hayatımıza tatbik etmekten başka çaremiz yok! Sözün senet olduğu, herkesin borcuna ve borcunu vereceği güne sadakat gösterdiği dönemlerden, çekin senedin mahkemeler vasıtasıyla icradan tahsil edildiği ve edilemediği günlerdeyiz. Güven unsuru en küçük esnaftan tutun holdingler bazında sorunlu hale gelmiştir.
Güven, ister mal satan ister mal alan olsun, her kesim için olmazsa olmaz şarttır. Bireysel boyutu kadar toplumsal boyutu açısından önemli olan bu kavramın ülke gelişimine çok büyük etkisi vardır.”Güven kavramının önemli bir özelliği de işlem maliyetlerini azaltmasıdır. Knack ve keefer'e göre düşük güvene sahip toplumlarda iktisadi aktörler, izleme ve denetim mekanizmalarına yoğunlaştıkları için işlem maliyetleri artmakta ve bu durum inovasyon için ayrılması gereken zaman ve çabayı azaltmaktadır. Bunun sonucunda ise kaynaklar üretken yatırımlardan ziyade üretken olmayan alanlara doğru yönelmektedir. Buna karşın bir toplumda Güven ne kadar yüksekse, başkalarının davranışını kontrol etmek için daha az denetime ihtiyaç olacaktır. Bu gibi durumlarda insanlar başkalarından korkmazlar ve bu nedenle bilgi ve diğer kaynakları değiştirmeye daha isteklidirler. Bu tür özellikler inovasyon yaratmada önemli bir faktördür.” (İsmail Kitapçı İktisat sosyolojisi) güvensizlik bireyden başlayıp devlet boyutunda geri kalmışlık üreterek devleti oluşturan tüm unsurlar ile açık bir kısır döngü oluşturmaktadır.
Güvenilir olmak, ahlaklı olmak bizim kültürümüzün temelinde olan değerlerimizdendir. Açıkça da görünmektedir ki kültürümüzü kaybettikçe sırasıyla sahip olduğumuz değerler, teker teker elimizden gitmekte, hayatımız değersizlikler üzerine temelsiz yükselmektedir. “Kültür, sosyal bir varlık olan bireylerin şahsiyet kazanmasında en temel unsurlardan biridir. Kültür, bireyler arası anlaşmayı sağlayarak toplumu meydana getirir. Biyolojik varlıkların sosyal varlığa dönüşmesini sağlayan temel kurucu öğe kültürdür. Kültür, duygu, düşünce ve davranışlara şekil ve disiplin kazandırır. Bireylerin ve toplumların kimlik algısını oluşturur. Bu sebeple, kültürün fert ve topluma yaptığı telkin ve tembihlerin toplumsal barış, dayanışma ve dolayısıyla da bütünleşmeye Hayati önemi vardır. ...Sosyolojik savaşların en stratejik ortamı, hedef toplumun bütünlük ve dayanışmasını belirleyen ortak kültür olmuştur. Aynı şekilde, sosyolojik saldırılara karşı savunulacak en stratejik savunma alanı da kültür alanıdır. Üçüncü dünya ülkeleri, Batılı toplumların sanayileşmesi karşısında, aynı değişmeleri yaşamak için, sistematik bir şekilde kültür alanında değişime yönlendirilmiştir. Özellikle Osmanlı'da, Tanzimat'tan bu yana ısrarla kültürel batılılaşma düşüncesinin empoze edilmesi, planlı bir sosyolojik operasyondur. (Yusuf Çağlayan Sosyolojik Savaş)
Batı’nın maddiyatçı, ferdiyetçi değerlerine iki elle sarılmamız bize kendi kültürümüzü ve değerlerimizi bir kenara atmayı getirdi. Dolayısıyla temelden başlayarak binayı ayakta tutan taşıyıcı kolonlarımız hasar gördü.. Tekrar bu değerlerimizi inşa etmekten başka çaremiz yoktur. Kolonları eksilmiş, yıpranmış binalar nasıl ki küçük şiddetli bir depreme dahi dayanamıyor yıkılıyorsa, bugün en basiti salgın hastalık ortamında fırsatçılık, stokçuluk ile toplumsal bağı, dayanışması kopmuş bir milletin de mevcut durumdan hasarsız çıkması mümkün değildir.
Toplumsal dayanışmanın var olduğu milletleri alt edemeyeceğini bilen Batı, boş durmamış bunun için teoriler üretmiştir. “Bir toplum üzerinde hâkimiyet ve malikiyet kurulmasında en stratejik sosyolojik hedefi, o toplumun dayanışması ve dolayısıyla da dayanışma kültürü oluşturur. Çünkü dayanışma, bireylere ve toplumlara, kendilerine yönelecek tehditlerle başa çıkabilme kapasitesi kazandırmaktadır. Bir toplumun dayanışması yok edilmedikçe, o toplumun üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri hakimiyet kurulamaz” "Antropoloji, 'strüktürel fonksiyonalizm' başlığı altında kuramsal modeller üretmiş, bu teori Malinowski ve Parson gibi antropolog ve sosyologların eserleri yoluyla, akademik olarak güçlü bir nüfuza sahip olup, aynı zamanda Batılı olmayan toplumların politik değişimi için, yeni kuramsal metodoloji sunmuştur. Strüktürel fonksiyonalizm, her bir toplumun, tarih ve geleneklerine uygun olarak kurulmuş yapıları bağlandığına işaret ediyordu. Bu yapılar, politik, ekonomik ve sosyal fonksiyonları yerine getirmektedir. Herhangi bir toplumu değişikliğe uğratmak için, onun yapıları değiştirilmeli; ta ki, fonksiyonları otomatik olarak değişsin, Çünkü insan faktörünün Zihni yapısındaki değişimler ile orantılı olarak davranışlarının değiştiği onun da toplumsal yapıya aks ettiği bir vakıadır." (Yusuf Çağlayan Sosyolojik Savaş)
Son metinde de açıkça görüldüğü gibi baştan değişime (bozulma) hareket verilip buna alıştırıldıktan sonra artık bize ait bir kültür, bir değermiş gibi farkında olmadan yaşamakla birlikte artık otomatik bir hayat standardımız haline gelmektedir. Batı bize bunu modernite altında sunarken bazı alt zeminler hazırladı. Bunu için ilk hareket 1800’ler sanayi devrimi kapitalist liberal sistem, devamında paylaşım savaşları oldu. 1945-1950 fakirliğin, yokluğun zirve yaptığı yıllar ile kente göç eden insanlarımız, köy-kent ikilemi, gecekondu hayatı, köyü kentTe yaşamak isteyişi fakat beceremeyişi, kuşaklar geçtikçe kentli olan nesiller…
Kent hayatının oluşturduğu modernite, insanları insan yapan özelliklerini yok etti. Kent hayatının fosforlu tabelaları, yüksek aydınlatmalı vitrinleri, konutların ürettiği yetmezmiş gibi ayrıca ışıklandırılan binalar bir çelişki oluşturduğu ışıklar içinde, karanlıkta kalan insan ve insanlık...
Kır hayatının ışık kirliliğinden korunmuşluğundaki yıldızları ve kayışlarını izlemekten mahrum kent insanı, Hazreti İbrahim'in Yaradan’ı bulmak için sorduğu soruları kendine soramıyor. Dağların yüksekliği, ıssızlığı temiz zihinle tefekkürü artırırken, şehrin kalabalığında insanlar birbirine çarpmamaktan ve geçim derdinden başka bir şey düşünemiyor.
Kent hayatında yüksek yüksek binalardan ne ufuk çizgisini, nede engin bulutları göremeyen insan, ufuktan alacağı engin düşünce, buluttan alacağı rahmet, bereket konulu hayat dersini alamıyor ve öngörüden yoksun, rahmet ve bereket kavramlarından mahrum kalıyor.
Şehir hayatı tüm sistemleri ile sanayi üretimi yapıp insanları varlık sahibi yaparken, aslında ne kadar yoksulluk veriyor bunları idrak edemiyoruz. Tarlasındaki ekinin, ağacın, meyvenin büyüdüğünü izleyemeyen insan, Vereni, Büyüteni düşünmeyi düşünmüyor. Emeğin sabır, sabrın selamet olduğunu bilmiyor. Şehrin hızı sabırsızlık, tahammülsüzlük üretirken, geçici hazların peşinde oradan oraya koşmaktan, daha büyük mutluk kaynağı olanın tarladaki ekinin, bahçedeki meyvenin büyümesinin olduğunu bilmiyor.
İşte tüm bunları bildiğimizde, bilecek mekana geçtiğimizde, o mekanların bize verdiği tüm değerleri tekrar aldığımızda, sorunlarımızı çözmüş olacağız.






Sosyolog
Recai Uzun

1 yorum:

  1. Harika yorumlarında ötürü bizi en güzel şekilde bilgilendirme yolunda başarıların devamı dilerim...

    YanıtlaSil